YAZI TÜRLERİ



  • DÜZYAZI (NESİR)

     

     

         Düzyazı, duygu, hayal ve düşüncelerin, istek ve dileklerin doğal cümlelerle, düzenli bir şekilde anla­tılması ile oluşur. Yazıya aktardığımız bilgiler karşı­mıza düzyazı olarak çıkar.

     

         Sonuçta bir yazının edebiyat katına ulaşması için sanat değeri taşıması gerekir. Bu da sözcüklerin özenle seçilmesi, mecazlarından yararlanılması, cümlenin kurgusal yetkinliğe sahip olması; his ve hayallerin okuyucuya zevk verecek bir biçimde anlatılması ile olur.

         Edebiyatımızda düzyazı tarzında yazılmış eserlere mensur eser denir.

         Literatürümüzde metin(düzyazı), ifadede nazımla sanatsal anlamda rengiyle, perdesiyle(seste) hiçbir zaman yarışamamıştır. Ancak nesir de birkaç dönemden geçmiştir, nesir tarihi seyri içinde Divan edebiyatı nesri, Halk edebiyatı nesri ve Yeni edebi­yat nesri diye ayrılabilir. Divan edebiyatında, açık (sade) ve süslü düzyazı ile yazılan eserler; Halk edebiyatında hikayeler, destanlar, meddah, karagöz ve ortaoyunu gibi düzyazı türleri; yeni edebiyatta ise yeni türler olan roman, tiyatro, makale, fıkra, eleştiri gibi ürünler bulunmaktadır.

     

       Fakir Baykurt nasıl yazdığını anlatırken:

    “Bir telin, ya da telsizin iki ucundan birinde yazar, birinde okur(lar); bir iletişimdir bu iş. Hangi dalga boyundan konuştuğunuz önemli. Okurunuzun, okurlarınızın bulunduğu dalga boyunu tutturabilmiş­seniz okunursunuz, anlaşılır, sevilirsiniz. Başarısız­lıklarla başarılar yan yana, iç içedir. dünyanın en güzel romanlarından kimi, uzun süreler okur bula­mamış, çok okur bulan nice romanlar da, gelip ge­çen sevi yalımları gibi birkaç yıl bazı yürekleri ka­vurduktan sonra geçip gitmiştir. Konya’da askerken bir otel odasında Yılanların Öcü’nün daktilo düzelt­melerini yapıyordum. Bir uyku bastırdı beni. "Yaza­rını uyutan roman okurunu kim bilir ne yapar!" diye tasaya düştüm; anımsar dururum. Kuralı olmadığı gibi, ayarı, miyarı da yoktur, sanımca.”


     

     

         MASAL

     

         Olağanüstü olay ve kişilere yer verilen cadı, peri, cin, dev vs. gibi inançla ilgili fantastik öğelerin sıkça yer aldığı öykülerdir. Sözlü edebiyat ürünlerindendir. Masallarda yer ve zaman belirsizdir. Olaylar hayal ürünüdür. Olaylar –miş’ li geçmiş zaman kullanılarak anlatılır. Sindirella, Çizmeli Kedi sözlü geleneğin ünlü masallarındandır.

        Halk masalları 4 temel grupta toplanır. Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldü­rücü öyküler, zincirlemeli masallar.

    Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. La Fontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Harname adlı eseri de Divan edebiyatın­daki hayvan masalları türüne örnek gösterilebilir.

     

    Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahra­manları ise padişahlar, vezirler, prens ve pren­sesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi ger­çek hayattaki kişilerdir.

     

    Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendir­meyi amaçlayan masallardır.

    Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbi­rine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır.      

    Masallarda eğiticilik(didaktiklik) esastır. Masallar evrensel konuları işler. Masalın sonunda iyiler ödül­lendirilir, kötüler cezalandırılır. Çeşitli yerlerinde aynen tekrar edilen basmakalıp bölümler vardır. Masallar bir yazar tarafından  toplanarak bir araya getirilebilir. Almanya’da Grimm Kardeşler,  bizde ise Eflatun Cem Güney masal derleyen yazarlardır.

     

     

                    ÖYKÜ (HİKAYE)

     

         Yaşanmış ya da yaşanması mümkün olan olay­ları anlatan kısa yazılardır. Öyküde ele alınan kişiler, çoğu zaman hayatlarının belli ve kısa bir anı içinde izlenir; karakterlerinin yalnız bir yüzü üzerinde du­rulur; ayrıntılara girmekten sakınılır.

     

         Eski Yunan’daki fabl ve kısa romanslar, Bin Bir Gece Masalları öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımla­rının yaygınlaşmasıyla edebi bir tür haline gelebildi. Edgar Allan Poe’nun Grotesk ve Arabesk öyküleri adlı eseriyle yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil Avrupa’da da etkili oldu. Almanya’da Heinrch von Kleist, ve E. T. A. Hoffmann, psikolojik ve metafizik sorunları öykülerinde masalsı bir anlatımla yansıttılar.

     

    20. yüzyıla girildiğinde öyküler ilk kez genellikle gazete ve dergilerde yayınlanıyor ve bu yüzden gazeteciliğe özgü yerel renkler taşıyordu. Bret Harte’nin öyküleri, Rudyard Kipling’in Hindis­tan’daki yaşamı anlatan öyküleri, Mark Twain’in Missisippi öyküleri bu özelliktedir.

     

         İki tür öykü tekniği vardır. Maupassant  tarzı (olay öykücülüğü) klasik öykü ve Çehov tarzı (durum öykücülüğü) modern öykü. Klasik öyküde olay esastır, modern hikayede ise olaydan çok insa­nın belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.

         Edebiyatımızda klasik hikayenin temsilcisi  Ömer Seyfettin’dir. Modern hikayenin temsilcileri ise Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal’dır.

         Edebiyatımızda ilk öykü kitabı  Ahmet Mithat Efendi’nin  Letaif-i Rivayet isimli eseridir.

     

                                                                                                                      

     

    ROMAN

     

          Belli bir tarihsel ya da coğrafi çevre içindeki belli bir kişi ya da bir grup insanın başından geçenleri, bu insan ya da insanların iç ve dış yaşantılarını belli bir kronolojik, mantıksal, duygusal ya da sanatsal iliş­kiyi gözeterek öyküleyen ve belli bir uzunluğu aşan anlatılar için kullanılan edebi terimdir. Edebi türler içinde en yenisidir. Çünkü matbaanın bulunması ve kentsoylu bir okur kitlesinin ortaya çıkmasından sonra gelişmiştir.

     

         Romanda olaylar geniş ve ayrıntılı olarak anlatı­lır. Romandaki bütün olaylar bir ana olayın etrafında gelişir. Bu olayı destekleyen küçük yan olaylar da vardır.

     

         Romanda, hikayeye göre daha geniş bir zaman söz konusudur. Kişi sayısı hikayeye göre daha faz­ladır. Kahramanlar, romanlarda bütün yönleriyle tanıtılır.

     

     

     

    Roman türleri

     

        Romanlar konu, üslup, yazıldığı dönem bakımın­dan çeşitli türlere ayrılabilir.

     

        Üslup bakımından "romantik roman", "gerçekçi roman", "doğalcı roman", "estetik roman", "izlenimci roman", "dışavurumcu roman", "yeni roman" türleri sayılabilir.

     

    Romantik roman

     

        Kişilerin duygularını, arzularını, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve gerçek olgular gibi görür. Örneğin Sir Walter Scott’un tarihsel romanları, Jean Jack Rousseau’nun eser­leri ve Goethe’nin Genç Verther’in Acıları romanı gibi.

     

    Gerçekçi roman

     

        Romantik romandan ayrı olarak kuru ve kuşkucu bir anlatım ve düşünce yapısı taşır. Balzac ve Stendhal’in romanları bu üsluptadır.

     

     

    Doğalcı roman

     

        Üslup bakımından gerçekçi romana benzer. Ola­nın olduğu gibi yazılmasını öngörür. Emile Zola ve Maupassant romanları doğalcı romanlardır.

     

     

    Estetik roman

     

        Belli biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış ro­manlardır. Gustave Flaubert estetik romanın en önemli yazarıdır.

     

     

    İzlenimci roman

     

        Diğer üsluplardan ayrı olarak eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların bunları algılama biçimleri arasındaki farkları ortaya çıkarmaya yönelir. Yani dış gerçeklerden çok, duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir. Ford Madox Ford’un romanları izlenimciliğin en sistemli ürünleridir.

     

     

    Dışavurumcu roman

     

        20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumculuk toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşa­mını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir. Dışavurumcu­luk, şiddetli, fırtınalı ve tanımsız duyguları vurgula­masıyla, abartma, karikatürleştirme, çarpıtma ve soyutlama tekniklerinden yararlanmasıyla bir tür "yeni romantizm" olarak da değerlendirilir. Dostoyevski, Kafka, Beckett ve Brecth’in roman­ları bu türün örneklerindendir.

     

     

     

    Yeni roman

     

        Aslında dışavurumculuğun izlerini taşır. Özellikle 1930 sonrasında ilk örnekleri görülmeye başlandı. Kendisinden önceki akımlardan hiçbirine benzeme­yen, yazma deneyini, hatta romanın olanaksızlığını romanın asıl konusu haline getiren romanlardır. Yeni roman, yazma eyleminin kendisini sorgula­maya yönelir. Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Philippe Soller, Julio Cortazar gibi yazarlar bunu denemişlerdir.

     

        Konusu bakımından roman "tarihsel roman", "pikaresk roman", "duygusal roman", "gotik roman", "ruhbilimsel roman", "töre romanı", "oluşum romanı" türlerine ayrılır.

     

     

    Tarihsel roman

     

    Uzak bir geçmişte yaşanan olayları konu alır. Ama tarihten daha derinlerde yatan insanla ilgili daha evresel bir gerçeği araştırmak amacıyla da yazılmış olabilirler. Tarihi romanların örnekleri arasında Walter Scott’un romanlarını, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını, Stendhal’in Parma Manastarı’nı sayabiliriz.

     

    Pikaresk roman

     

        İsmini, İspanyolca alt tabakadan serüvenci ya da serseri anlamına gelen sözcükten alır. Çoğunlukla ahlaksız, rezil bir kahramanın başıboş gezginlik yaşamında yaşadığı olayları gevşek ve rahat bir üslupla anlatır. Bu türün önemli örnekleri arasında Lesage’nin Gil Blas de Santilane’ın Serüvenleri, Defoe’nun Talihli Metres’i, Thomas Mann’ın Dolan­dırıcı, Felix Krull’un İtirafları’nı sayabiliriz.

     

    Duygusal roman

     

        İnsanın duygusal yaşamını yüksek ve özenli bir üslupla betimleyen romanlardır. Bazen bu türde yazarın kendi duygularıyla, okurun duygularını sö­mürmesi ön plana çıkar. Laurence Sterne’in Fransa ve İtalya’da Hissi Seyahat adlı eseri, Rousseau’nun romanları, Madame de La Fayette’in Prenses de Cleves’i bu türe örnek gösterilebilir.

     

    Gotik roman

     

        Gotik roman, İngiliz ve Amerikan romancılığına özgü bir türdür. 18. yüzyılın akılcılığına karşı çıkan bir türdür. Karanlık, korkutucu, çılgınlıklarla dolu bir ortamda geçen kanlı, şeytani, büyülü olayları konu alır. Horace Walpole’un Otranto Şatosu, Mary Shelley’in Frankenstein adlı romanları bu türün örnekleridir. Gotik romanın günümüzdeki uzantıları bilimkurgu ve fantastik roman olarak gösterilebilir.

     

    Ruhbilimsel roman

     

        Kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümle­meye çalışan romanlardır. Daha serinkanlı ve dene­timli oluşuyla duygusal romandan ayrılır. Abbe Prevost’un Manon Lasko adlı eseriyle Fransız ede­biyatında açılan psikolojik roman çığırı diğer ülke romancılarını da etkilemiştir. Paul Bourget’in ro­manları da bu türe örnektir.

     

    Töre romanı

     

        İnsanların en dolaysız biçimde toplumsal olan davranışlarını, adetlerini, geleneklerini ön plana çıkarır. Moda, yaygın konuşma ve ifade biçimleri, toplu olarak yapılan her şey bu tür romanların konu­sunu oluşturur. Toplumun derin yapısından çok, yüzeysel görüntüleriyle ilgilenir. En tipik temsilcileri olarak Arnold Bennet ve Evelyn Waugh’tur.

     

         Edebiyatımızda ilk roman Şemsettin Sami’ nin Taaşşuk-u Talat ve Fitnat’ıdır. İlk çeviri roman Yusuf Kamil Paşa’ nın Fenelon’ dan çevirdiği Telemque (Telemak)’ tır. İlk realist roman, Recaizade M. Ekrem’in Araba Sevdası; Batılı anlamda ilk roman Halit Ziya’nın Mai ve Siyah adlı eseridir. İlk psikolojik roman örneği ise  Mehmet Rauf’ un Eylül ‘üdür.

     

     

     

     

    MAKALE

     

         Makale, bir konuda, bir dü­şünceyi savunmak ve kanıtlamak için yazılan yazı­lardır. Gazete ve dergilerde yayımlanır.

         Makalede, görüş ve düşünceler kanıtlanmaya çalışılır.

         Bir makalede üç bölüm bulunur: giriş, gelişme, sonuç.

         Önce temel düşünce ortaya atılır. Sonra bu dü­şünce, tanıklar gösterilerek, örnekler verilerek, kanıtlar öne sürülerek açıklanır ve savunulur. Son bölümde ise, ileri sürü­len düşüncelerin doğru olduğunu kanıtlama yoluna gidilir.

         Makale türü, Şinasi ve Agah Efendi’nin birlikte çıkardıkları gazete olan  Tercüman-ı Ahval’ de Şinasi’nin yazmaya başladığı makalelerle Türk Basınına girmiştir. Edebiyatımızda ilk makale, Şinasi’nin yazdığı Tercüman-ı Ahval Mukaddi­mesi’dir.

     

     

     

     

     

    FIKRA

     

          Yazarların herhangi bir konuda düşüncelerini, ulaştığı değerleri ortaya koyduğu yazılardır, fıkra yazarı oldukça kültürlü olmalıdır.

          Yazar düşüncelerini kanıtlama amacı gütmez. Okuyucuyu söylediklerine inandırmak gibi bir kay­gısı yoktur. Herkese hitap eden kısa yazılar oluş­turmaya çalışır. Fıkrada günlük konuşma dili kulla­nılır, yer yer nükteli sözlere de yer verilir.

          Ahmet Rasim, Ahmet Haşim, Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay başlıca fıkra yazarlarımız­dandır.

     

    SOHBET (SÖYLEŞİ)

     

          Yazarların daha çok konuşma havası içinde yazmış oldukları yazılardır, günlük olayları eleştirel bir bakışla değerlendirdikleri yazılar şeklinde de söylenebilir. Gazete ve dergi yazısı olan sohbetler, günlük konuşma dili ile herkesin anlayabileceği bir üslupla yazılır. Bilimsel bir anlatımı yoktur. Yazar birtakım iç konuşmalara yer verir. Sıcak bir üslup ve samimi bir dil kullanır. İçtenlik ve doğallık sohbetin dikkat çekici özelliklerindendir.

          Ahmet Rasim, Nurullah Ataç, Şevket Rado, Atilla İlhan başlıca söyleşi yazarlarımızdır.

     

    DENEME

     

          Yazarların herhangi bir konuda başka kaynaklara ihtiyaç duymadan yalnız kendi birikimlerinden yararlanarak oluşturduğu yazılardır.

          Deneme, kişiselliğin en fazla ön plana çıktığı yazı türüdür. Deneme, Nurullah Ataç’ın anlatımı ile “Ben’ in ülkesidir.” Yazar, anlatımda ve konu seçi­minde alabildiğine özgürdür. Denemeler kişisel yazılardır.

     

          Salah Birsel’in denemeleri için söyledikleri:

     

          “Ben denemelerimi şiir gibi yazarım. Boyuna sözcükler, tümcelerle boğuşurum. Bir yerde, yazının iplerini çekenin ben olmadığımı, benim yerime, deneme yapısına karışmış sözcüklerin karar verdiğini, buyruklar savurduğunu görürüm. Kimi zaman belli bir tümceye denememde yer vermek istediğim halde, bunun üstesinden gelemem. Denemenin yapısı, denemedeki öteki tümcelerin sıralanışı buna engel olur…”

     

          Dünya edebiyatında deneme türünün en ünü ismi Montaigne’ dir. Türk edebiyatında başlıca deneme yazarları : Ahmet Haşim, Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin, Sabahattin Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar’dır.

     

          Aşağıdaki parça bir denemeden alınmıştır.

     

     

          ÇOĞUNLUĞUN YAZARI

     

      …Kötü Sanatçı’lara gelince, onlar sanata önem vermeyen, halkı avlamak için, başka yollara sapan kimselerdir. Yapıtlarında açık saçık sahneler pek boldur. Sanat bakımından büsbütün kötü oldukları söylenemez. Çoğunun sağlam bir tekniği, göze batan ustalıkları vardır. Refik Halit’in üslubu kötü mü? Beylik Amerikan filmlerinin çekilişi acemice mi? Bu gibi sanatçıları, aydınlar hiç beğenmezler. Halk beğenir. Çünkü yapıtın sanat bakımından değerli olup olmaması onu ilgilendirmez. Öyle bir eğitimden geçmemiştir ki... Ha kayık salıncağına binmiş, ha sinemaya gitmiş. İkisi de eğlence.

       (Sırası gelmişken, şuna da dokunmadan geçmeyelim : Benim sanattan söz açarkan, “eğlence” sözcüğünü kullanmama kızanlar var. Sanki o sözcüğü kullanmak sanatı küçültürmüş gibi. Sanat içimizdeki bir boşluğu doldururmuş, şuymuş, buymuş. Eğlence dediğin neymiş!.. Doğrusunu isterseniz, ben : “Sanatın amacı eğlendirerek öğretmektir,” derken, “Eğlendirme” sözcüğünü hiç de “bayağı” bir sözcük bulmamıştım. Eğlenceyi neden küçümsüyorlar, anlamıyorum.)

          ……………

                                                                   ( Mehmet Fuat)

     

     

    ELEŞTİRİ

     

       Herhangi bir kişiyi, bir eseri, bir konuyu iyi yanlarını ve kötü yanlarını dile getirerek göstermek amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Hedeflenen öğeyi doğru ve yanlış yönleriyle tanıtmayı amaçlayabileceği gibi, bu öğenin doğru tanıtılmasını sağlamayı ve bir değerlendirmeyi de hedef alabilir. Edebiyat sorunlarını ve yapıtlarını konu alan inceleme, yorum ya da değerlendirme olarak da tanımlanabilir.       

       

       Eleştirmenin tarafsız olduğu, duygularını karış­tırmadığı eleştirilere nesnel; kişisel yargılarını öne çıkardığı eleştiriler de öznel eleştiri denir.

     

          Edebiyatımızda eleştiri türü Tanzimat döne­minde başlar. Namık Kemal’in Tahrib-i Harabat’ı ilk eleştiri örneğidir. Recaizade Mahmut Ekrem, H. Cahit Yalçın, Nurullah Ataç, Asım Bezirci, Fethi Naci başlıca eleştiri yazarlarımızdandır.

     

      

         ANI (HATIRA)

     

          Bir yazarın başından geçen olayları anlattığı eserlerdir.

     

          Yazar olayları kendi bakış açısıyla anlatır. Anı­lar, yazan kişinin yaşadığı dönem hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. Tarihi ve sosyal kay­nak teşkil ederler. Anı türündeki yazılar, olayları yaşayan kişi tarafından kaleme alınmak zorunda değildir. Ünlü bir kişinin anılarını bir yakını  kaleme alabilir.

     

        Otobiyografi ile karıştırılabilen anı, ondan dışsal olaylara verdiği önem nedeniyle ayrılır. Anıda kişisel yaşam izlenimlerinin yanı sıra bu izlenimlerin dış boyutları da geniş olarak yer alır. Otobiyografide yazar öncelikle kendilerini konu edinirken, anı yazarları çoğunlukla çeşitli tarihsel olaylarda rol oynamış ya da bu olayların yakın gözlemcisi olmuş kişilerdir.

     

          Bizde başlıca anı yazarları: Ziya Paşa/b> (Defter-i Amal), Halit Ziya (Kırk yıl, Saray ve Ötesi),Yahya Kemal (Edebi ve Siyasal Hatıralar), Yakup Kadri (Anamın Kitabı, Vatan Yolunda), Falih Rıfkı Atay (Çankaya).

     

    GÜNLÜK

     

          Yaşanan olayların, izlenimlerin, tarih atarak günü gününe yazılmasına denir. Günlük ile anı arasındaki fark, günlüğün günü gününe yazılması­dır. Anı ise geçmişteki olaylara aittir.Günlüğün eski dildeki adı “ruznâme” dir. Günlük türündeki yazılar, anılara göre daha kısadır. Günlükler mutlaka olay­ları yaşayan kişi tarafından yazılır. Nurullah Ataç “Günce”leriyle bu türün başarılı örneklerini vermiş­tir. Salah Birsel de başarılı bir günlük yazarıdır.

     

     

    BİYOGRAFİ (YAŞAMÖYKÜSÜ)

     

          "Yaşam öyküsü" de denebilir. Bir kişinin yaşamını anlatmayı konu alan edebiyat türüdür. Yazarın kendi yaşamını anlattığı otobiyografiler de bu türün içinde yer alır. Yaşam öyküsü kişisel anılara ya da araştırma sonucu edinilmiş sözlü ve yazılı malzemelerin düzenlenmesine ve yorumlanmasına dayandığı için tarihin bir dalı olarak da görülebilir. Ama konu alınan kişinin bireyselliğini, yaratıcı ve duygudaş bir kavrayışla aktarmaya çalıştığı için aynı zamanda edebiyatın bir koludur.

         Biyografi belgelere dayanılarak yazılır. Biyografi türünün ilk büyük yazarı Plutarkhos’ tur. Biyografi türünün Divan edebiyatındaki karşılığı “tezkire” dir. Şairlerin hayatlarını anlatmak için hazırlanan ve “tezkire-i şuara” (şairler tezkiresi) diye anılan eser­ler de birer biyografidir.

          Edebiyatımızda ilk tezkire Ali Şir Nevai’ nin Mecalisü’n Nefais’tir. İbrahim Alaettin Gövsa, Mithat Cemal Kuntay, Şevket Süreyya Aydemir başlıca biyografi yazarlarımızdır.

     

     

     

     

         OTOBİYOGRAFİ (ÖZYAŞAMÖYKÜSÜ)

     

           Kişilerin kendi yaşam öykülerini anlattığı yazılardır. Biyografiden ayrılan yönü, kişinin hayatını başkası­nın değil, kendisinin anlatmasıdır. Hasan Ali Yücel’ in “Hayatım” adlı eseri bu türe iyi bir örnektir.

     

     

         

    MEKTUP

     

          Bir kişiye, bir topluluğa ya da bir kuruma, bir amacı bildirmek için yazılan yazılardır. Sanat, düşünce, bilim ve siyaset adamla­rının yazdıkları mektuplar edebi mektup özelliği  gösterir. Bunlar bir düşüncenin, bir görüşün açık­lanması, bir tezin savunulması için yazılır.

         Fuzuli’ nin Şikayetname’si edebiyatımızda ünlü bir mektup örneğidir. Tanzimat sonrası edebiyatı­mızda Namık Kemal, Ziya Gökalp, A.Hamit Tarhan, A.Hamdi Tanpınar belli başlı mektup ya­zarlarıdır. Cahit Sıtkı Tarancı’ nın Ziya Osman Saba’ ya yazdığı Ziya’ya Mektuplar önemlidir.

     

      Aşağıda bir edebi mektup örneği verilmiştir.

     

        8.12.bindokuzyüzdoksanbeş.cuma.23.05

     

          Cemal Süreyya’nın bu şiirini ilk anımsamaya/ezberlediğimi anlamaya başladığımda, içimde bir yerlerde hep yanılmış olmayı istediğimi bilirim.

     

    "Hiçbir şeyim yok akıp giden bu sokaktan başka

      Keşke yalnız bunun için sevseydin beni"

     

       Benim için hep daha çekici gelmişti. Çünkü o zamanlar önce sevilmek gelirdi, beni seven herkesi sevebilirdim çünkü ve çünkü herkesi sevebilirdim. Hayal kurmazdım, asla ıssız ada fantezilerim de olmadı. Çok kısa bir zaman öncesine kadar (ama yine de Nazlı'dan önce) da kimsenin beni sevebileceğini sanmadım. Bu yalnızca benim özelliğimdi. Yalnızlıkla başa çıkılabileceğini, hatta onunla tutkulu bir aşk yaşanabileceğini bile öğrendim bir zaman sonra. Bunu kabullenince, daha da ileri götürüp bundan zevk almaya başlayınca beni seven insanlar bitiverdi başımda...

     

       Hep en azıyla mutlu olmayı becerebiliyordum. O en azlar bana günlerce yetiyordu. Güneşe dokunmak gibi bir şey. Hiçbir "en az"ımı abartmadım ama.

       Kimseyle paylaştığım da olmadı sayılır. Üç insan vardı hayatımda, kronolojik sırayla Lale, Defne ve Elif. Lale, çok gerilerde kalmıştı ama ilk hızı verdiğinden değeri tartışılmazdı. Ve biliyor musun; Lale böyle değildi... Almışlar onu, başka gözler, başka bir ağız takmışlar sanki. Hep yüksekten baktığı için insanların gözlerini göremiyor sanki. Eski Lale bu değildi. Kabul, İstanbul'a geçen sefer dönerken biraz değişik gelmişti ama bir kaçış vardı. Otobüsle gitmiştik, el ele tutuşup, sarılıp birbirimizin dünyasında

    birbirimize yetmiştik. Sokaksız bir çift olmuştuk. beklemiyordum. O tekrar Ankara'ya döndü, benden 10 saat önce. 3 gün geçti, eşyalarım ondaydı ve o beni aramamıştı. Evine gittim. oradaydı. Eşyalarımı aldım gidiyorken erkek arkadaşı Alper geldi. kendimi kötü hissettim. Ertesi akşam buluşmak istedi, kabul

    ettim, onunla buluşmaya gitmeden Elif'e gittim, yazılarımı verdim ve son kez dostça ayrıldık. dostluğumuzu öldürmüştüm Ben ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Lale bana beni sevdiğini söylediği bir günlük sayfası verdi. Yaşlanınca evlenmeye sözleştik. Son ayrılışımız böyle oldu.

     

        Sonuç olarak, Lale'yi savunmayacağım ama galiba, dün akşam o evdeki Lale değildi. Ve galiba Lale hiç yaşamadı. Galiba benim her şeyim sahte. Bir geçmişim yok. Galiba ben de asla var olmadım. Ölünce bu yaşam, bu sokak, bu dünya, kainat, evren, bu sokak bitecek, bir sokağım bile yok aslında.

     

                                                          Neden? (...) B.En.

     

     

     

    GEZİ YAZISI (SEYAHATNAME)

     

          Yazarın, gezdiği yerlerin ilgi çekici yönle­rini, coğrafi, tarihi, ekonomik ve sosyal özelliklerini kendinden de bir şeyler  katarak anlattığı yazı­lardır.

          Gerçeği yansıtması yönünden hukuk, folklor, toplumbilim gibi alanlar için belge görevini görür.

          Edebiyatımızda önemli gezi yazarları: Evliya Çelebi (Seyahatname), Cenap Şahabettin (Hac Yolunda, Avrupa Mektupları), Ahmet Haşim (Frankfurt Seyahatnamesi), Falih Rıfkı Atay (Bizim Akde­niz, Tuna kıyıları, Deniz Aşırı), Ahmet Mithat Efendi (Avrupa’da Bir Cevelan) ve Reşat Nuri Güntekin (Anadolu Notları).

     

     

       

                    TİYATRO

     

          Bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatıdır. Çoğu zaman yazılı bir metne dayanır. Bu metnin adı senaryodur. Ancak tiyatronun tek öğesi edebiyat değildir. Oyunculuk, sahne düzeni, dekor, köstüm, aydınlatma, müzik ve dans gibi öğeleri de vardır. Burada tiyatro terimi, eser olarak edebi yönüyle ele alınmaktadır.

     

    Başka bazı sanatlar gibi tiyatro da dinsel törelerden doğmuştur. Daha sonra dinden bağımsızlaşarak bir sanat olmuştur. Temelinde, ilkel insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak canlandırma çabaları yatar. Doğa üstü güçlerin insanlara görünmesine aracılık etme çabaları da tiyatronun bir diğer amacıdır.

    Tiyatro eserleri de diğer edebi eserler gibi genel edebi akımların etkisinde kalır. İlk insan topluluklarıyla birlikte ortaya çıkan tiyatro, antik çağlarda asıl kimliğine kavuşmaya başladı. İlk tiyatro şenliği MÖ 534’te Atina’da düzenlendi.

     


     

       TRAJEDİ (TRAGEDYA)

        

          Klasik tanımlamasında, yüceltilmiş sözlerle konuşulan, yüceltilmiş bir kahramanın iyi bir durumdan kötü bir duruma düşmesiyle seyircinin korku ve acıma duygularına yönelmesi ve böylece entelektüel arınmaya gittiği oyun türü; çağdaş tanımı için de, sıradan bir kişinin gerçekçi bir çevre içinde toplumsal çelişkilerini hissetmesiyle ortaya çıkan bir oyun türü diyebiliriz.

     

          Klasik trajedinin özellikleri:

          1- Manzum olarak yazılır.

          2- Kişiler, tanrı, tanrıça ve soylulardır.

          3- Kötü, bayağı söz ve söyleyişler yoktur. Seçkin

              bir üslupla yazılır.

          4- Konular tarihten ve mitolojiden seçilir.

          5- Kişiler arasındaki dövüşme, yaralama ve 

              öldürme gibi korkunç ve çirkin olaylar

               sahnede gösterilmez, bu olayları haberciler

              aktarır.

          6- Zaman, yer, ana olay birliğine uyulur.. Bir ana

              olay, aynı yerde bir günde geçebilecek

              biçimde düzenlenir. Buna üç birlik kuralı 

              denir. (Olay, zaman ve yer birliği)

          7- İnsanoğlunun hırslarını, kavgalarını gösterir,

              çoğu felaketli sonuçlara bağlanır.)

     

          Trajedi türünün ilk temsilcileri: Aiskhylos (Eşil),Sophokies (Sofokles), Euripides (Öripides)’ 17. yy’ da yaşamış olan Fransız sanatçıları Cornelle (Korney) ve Racine (Rasin) de önemli trajedi yazarlarıdır.

     

     

        KOMEDİ (KOMEDYA)

     

          Komedya sözcüğünü Comos +Oidia sözcükleri oluşturmuştur. Comos; halk, cümbüş vs. anlamına, Oidia ise ezgi anlamına gelir. Komedya; cümbüş veya halk ezgisi demektir. Komedyalarda günlük yaşama ilişkin şakalar, taşlamalar, açık seçik göndermeler yer alır. İnsanların bir takım olaylar karşısında verdiği bazı tepkilerin ve duyguların tarihsel süreç içinde güncel yaşama yansıması komedyanın kaynağıdır.

     

        Komedyaların yazılmaya başlanmasındaki amaç, tragedyaların izleyenler üzerinde oluşturduğu gerilimi dağıtmak içindir.

        Komedya ortalamadan daha kötüleri, tragedya ise ortalamadan daha iyi olan karakterleri yansılar. Komedyada ,komik olan karakter , soylu olmayışıyla ve kusurlarıyla komiktir. Ama bu kusur, acı ve zarar veren bir etkide bulunmaz.

     

    Komedya Basamakları:

     

    ·         Düşünce ve kapalı mizahla gelişen komedya

    ·         Karakter özellikleri ve kara mizahla gelişen komedya

    ·         Söz komiğine dayanılarak geliştirilen komedya

    ·         Dolantı ve gülünç durumlarla geliştirilen komedya

    ·         Patırtı,kütürtü, dayak ve sopa ile geliştirilen dış hareketlere dayanan komedya

    ·         Gülünç öğe olarak, en çok açık seçikliği kullanan kalın çizgili komedya

     

    Shakespeare, ortaya çıkardığı komedyalarda bu basamakları görebiliriz. Kimi oyunlarında ufak ufak göndermeler, taşlamalar yapar, kimi oyunlarında ise açık seçik konuşmaları, şiddeti ve kara mizahı ince bir şekilde işleyerek, izleyiciye rahatsızlık vermeden ve izleyiciyi bir acıma duygusuna sokmadan bir komedya, bir güldürü ortaya koyar.

     

          Klasik komedinin özellikleri:

          1- Manzum olarak yazılır.

          2- Kişiler, halktan ve yüksek zümreden her çeşit 

              insan olabilir.

          3- Her türlü söze, şakaya yer verilir. Üslupta 

              asalet aranmaz.

          4- Konu, yaşanılan hayattan ve günlük

              olaylardan alınır.

          5- Kişilerin öldürme, yaralama gibi her çeşit  

              davranışları sahnede geçebilir.

          6- Üç birlik kuralına uyulur.

     

          Bu gün komedyanın birçok çeşitlerini görüyoruz.

         

          Töre komedyası, bir toplumdaki gülünç yönleri ele alır.

          Karakter komedyası, bir karakterin gülünç yönlerini yansıtır.

          Entrika komedyası (vodvil), amacı yalnız gül­dürmek olan, türlü düzen ve olaylarla seyirciyi me­raklandıran komedyalardır.

          Komedi türünün ilk temsilcisi Aristophanes’ (Aristofan) tir. Fransız yazar Moliere (Molyer) komedi türünün en ünlü yazarıdır.

          Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk tiyatro eseri olan Şinasi’ nin “Şair Evlenmesi” komedi türünde­dir.

         DRAM

     

         Hayata ayna olan, bir başka deyişle hayatın bütün yönlerini acısıyla tatlısıyla sahnede gösterilmek amacıyla yazılan tiyatro eserleridir.

          Dram, belli kurallara bağlı değildir, gerçeğe uygunluğu önemlidir.

          Müzikli bir dram olan melodram, cin, peri ma­sallarına dayanan feri, bir bakıma dram özelliklerini gösteren türlerdir.

          Dramın özellikleri :

          1- Olaylar tarihin herhangi bir devrinden olduğu

              gibi, günlük hayattan da alınabilir.

          2- Hayatta olduğu gibi hem acıklı hem gülünç

              sahneleri bulunur. Böylelikle trajik ve komik  

              öğeler dramda kaynaşmış olur.

          3- Mekan, zaman birliklerine uymak zorunluluğu

              yoktur.

          4- Olaylar, çirkin dahi olsa sahnede gösterildiği 

              gibi, kişiler hangi sınıf halktan olursa olsun

              dramda yer alır.

          5- Şiir ya da düzyazı biçiminde yazılabilir.

          Namık Kemal’ in Vatan yahut Silistre adlı eseri dram türünde yazılmıştır. Abdülhak Hamit Tarhan da dram türünde birçok eser vermiştir.

     


  •