|
MONTAİGNE

Birikimlerini içtenlikle insanlarla paylaşmayı bilmiş bir düşünce adamı:
Akıl, zeka, eğitim hakkında
- Başkalarının bilgisiyle bilgin olsak bile ancak kendi aklımızla akıllı
olabiliriz.
- Bizi yöneten, dünyayı ellerinde tutan kimselerin bizim kadar
akıllı olması,
bizim yapabileceğimiz kadarını yapması yetmez. Bizden çok üstün değiller ise
bizden çok aşağı sayılırlar.
- Dünyadaki en bilge insan, kendisine ne bildiği sorulduğunda, tek bildiği
şeyin hiçbir şey bilmediği olduğunu söyleyendir.
- Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi gerekir.
- Tabiatın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler; Çünkü hiç
kimse akıl payından şikayetçi değildir. Nasıl olsun? Aklını beğenememesi
için aklının ötesini görmesi lazım.
- Her zaman
aklımızın ardısıra gidelim, halkın takdiri de, canı isterse ardımızdan
gelsin.
- Kimi insanla kimi insan arasındaki uzaklık, kimi insanla kimi hayvan
arasındaki uzaklıktan çok daha büyüktür.
- Gideceği limanı bilmeyen gemiye hiç bir rüzgardan hayır gelmez.
- Ezberlemek ihanettir.
- İnsanlar başaklara benzer,içleri boşken başları havadadır, doldukça
eğilirler.
- DDüşüncede saplantı ve azgınlık en açık ahmaklık belirtisidir. Canlılar
arasında eşekten daha kendinden emin, daha vurdumduymaz, daha içine kapalı,
daha ciddi, daha ağırbaşlı olanı var mıdır?
Dostluk, arkadaşlık hakkında
- Dostun olsun istiyorsan dost ol. Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın
bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. /li>
- HHer gün birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp kavuşmanın tadı başka.
Ölüm hakkında
- Ölümün bizi nerde ekledigi belli degil, iyisi mi biz onu her yerde
bekleyelim.
- İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeğe hep koşa
koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız, ama
onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı yaparken gizlenip
utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri içine alan bir
şereftir. Biri günah, öteki sevaptır.
- En çok inandığımız şeyler, en az bildiklerimizdir.
- Dünyaya geldiğimiz gün bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarız.
- Bir gün hepimiz ölümü tadacağız.
- HHayatın değeri uzun yaşanmasında değil , iyi yaşanmasındadır.
Kadınlar hakkında
- Kadınların, süs ve aylaklıklarının bizim emeğimizle beslenmesi gülünç ve
haksız bir şeydir. /li>
- TTanrı kadınlara güvenseydi, zar koymazdı.
Çeşitli
- Bizi yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? /li>
- İnsanlığın büyük ve muhteşem eseri, bir amaçla yaşamayı bilmektir.
- Kral da, dilenci de aynı iştahla acıkırlar.
Günün sözü 22 Ocak 2006
- Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ondan bundan
dilenerek yaşamaya alıştırmışlar; kendimizden çok başkalarından faydalanmaya
zorlamışlar bizi.
- Alçakgönüllü yüreklerde yaşayan düşünceler, yüksek düşüncelerdir.
- Acıyı acıyla gidermeyi sevmem. Karnınız ağrıyor diye kendinizi istiridye
yemek keyfinden yoksun ettiniz mi, derdiniz birken iki olmuş demektir.
- Yazmak mutsuzluğun nedeni değil, sonucudur.
- Başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancıyız.
- Çatabilirsen önce fikirlerime çat; sonra bana.
- Öfke saklamaya gelmez, büsbütün içimize işler.
- Kendini olduğundan az göstermek, alçakgönüllülük değil, budalalıktır;
kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır. Kendini
olduğundan fazla göstermek de, çoğu kez gururdan değil budalalıktandır.
- Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
- Bir kapıyı itmeden açık olup olmadığını anlayamazsın.
- Hedefi olmayan gemiye hiç bir rüzgar yardım edemez.
- İnsan sevincini büyüterek anlatmalı, üzüntüsünü kısaltarak.
- Bir problemin güç olduğunu söyleme; eğer o güç olmasaydı, zaten problem
olmazdı.
- Bir aile ile bir krallığı yönetmek arasında pek bir fark yoktur.
- Şüphe,yumuşak bir yastık gibidir.
- Okuyucu, bu kitapta yalan dolan yok! Sana baştan söyleyeim ki ben burada
yakınlarım ve kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. Sana hizmet etmek yahut
kendime ün sağlamak aklımdan hiç geçmedi. Denemelerin baş sözleri
Oğlundan neden bu kadar nefret ettiği sorulur ve eklenir:
-O senin bir parçan senden çıktı..
Montaigne cevap olarak yere tükürür ve der ki;
--Bu da benden çıktı ve sırf bu yüzden onu sevmem beklenemez. (Montagne'in
oğlu yoktu!!!)
AŞK ÜSTÜNE
Kitapları bir yana bırakır da dobra dobra konuşursak, aşk dediğimiz şey,
arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, gibi
geliyor bana. Venüs'ün bize verdiği şey sonunda bir boşalma hazzı değil mi?
Tıpkı doğanın başka taraflarımızın boşalmasına kattığı haz gibi. Bu haz
ölçüsüzlük yahut hayasızlık yüzünden kötülük haline geliyor. Sokrates'e göre
aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. Ama nedir, bu hazzın insana
verdiği o acayip gıdıklama, Zenon'u, Kratippos'u düşürdüğü o delice, budalaca,
saçma sapan haller, bizi sürüklediği o uygunsuz azgınlık, aşkın en tatlı anında
o alev saçan, kudurmuş, zalim surat, sonra nedir o birden kabarıp böbürlenme, bu
kadar çılgınca bir işin içinde o ciddileşip kendinden geçme? Hem ne diye
hazlarımızla pisliklerimizi sarmaş dolaş edip hep bir yere koymuşlar? Ne diye
insan hazzın son kertesinde acı çeker gibi, ölecek gibi inlemekli oluyor?
Bunlara bakınca, Platon'un dediği gibi, tanrıların insanı kendilerine oyuncak
diye yarattıklarına inanasım geliyor. İnsanların bu en bulanık, en karışık
işinin en ortak işleri olması da doğanın bir cilvesidir, diyorum. Böylelikle
bizi denkleştirmek, akıllılarla delileri, insanlarla hayvanlarıbirleştirmek
istemiş. İnsanların en ağırbaşlısını o bilinen hal içinde bir düşündüm mü, bütün
ağırbaşlılığı bir yapmacık oluverir. Tavus kuşuna haddini bildiren ayaklarıdır.
Oyun
arasında ciddi düşüncelere yer vermeyenler, bir aziz heykelinin karşısında, önü
açık diye, dua etmekten çekinenler gibidir. Biz de pekala hayvanlar gibi yeriz,
içeriz; ama bunlar ruhumuzun göreceği işlere engel olmaz, bu işte hayvanlara
üstünlüğümüzü gösterebiliriz. İşte gelgelelim öteki iş bütün düşünceleri,
Platon'un bütün felsefesini ve ilahiyatını emri altına alır, amansız hışmıyla
bizi, hem de seve seve, insanlığımızdan çıkartıp hayvanlaştırır. Başka her yerde
az çok nazik olabilirsiniz; başka her iş kibarlık kurallarına uydurulabilir, ama
bu işin hayvanca ve gülünç olmayan şekli düşünülemez bile. Bir arayın da bulun
bakalım bu iş bilgece ve edepli bir şekilde nasıl yapılabilir? Büyük İskender,
herkes gibi bir ölümlü olduğunu bir bu işte, bir de uyumada anladığını
söylermiş. Uyku ruhun kötü güçlerini sarıp yokeder, bu iş de hepsini kaplayıp
darmadağın eder. Onu sadece mayamızdaki bozukluğun değil, hiçliğimizin,
noksanlığımızın bir belirtisi sayabiliriz kuşkusuz.
Doğa
bir yandan bizi bu arzuya doğru sürer, gördüğü işlerin en soylusunu, en
yararlısını, en güzelini de ona bağlamıştır bir yandan da bizi bırakır, onu
kötüleriz, ondan ayıp, günah diye utanır kaçarız, perhizi sevap sayarız. Bizi
yaratan işi hayvanlık saymaktan daha büyük hayvanlık mı olur? Türlü ulusların
dinlerinde vardıkları, kurban, mum yakma, oruç, adak gibi ortak taraflardan biri
de cinsel arzunun kötülenmesidir. Onun bir cezalanması demek olan sünnet bir
yana, bütün kanılar bu konuda birleşir. Hoş, bir bakıma insan denilen bu budala
varlığı yaratma işini ayıplamakta, bu işe yarayan taraflarımızdan utanmakta pek
de haksız değiliz ya... İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü
görmeye hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında, gelmiş
meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz. İnsanı
yaparken gizlenip utanmak bir ödev, onu öldürmesini bilmekse birçok erdemleri
içine alan bir şereftir. Biri günah, öteki sevaptır. Aristoteles ülkesinin bir
deyimine göre birini iyileştirmenin öldürmek anlamına geldiğini söyler.
Bazı
uluslar yemek yerken başlarını bir örtüyle kaparlarmış. Bir bayan tanırım, hem
de en büyüklerden bir bayan, o da aynı kafada: Çiğnemek hiç güzel bir hareket
değilmiş, kadının zerafetine, güzelliğine çok zarar verirmiş. Bu bayan iştahı
olduğu zaman herkesten kaçarmış. Başka bir adam bilirim ne başkalarını yemek
yerken görmeye, ne de başkalarının kendini yerken görmesine katlanamaz. Karnını
doldurmak, içini boşaltmaktan çok daha ayıp bir iştir. Türk padişahının
ülkesinde birçok insanlar varmış ki başkalarından üstün sayılmak için
kendilerini yemek yerken göstermezlermiş, haftada bir tek öğün yerlermiş,
yüzlerini gözlerini param parça ederlermiş, kimselerle de konuşmazlarmış. Bu
softalar demek doğayı bozdukça değerlendireceklerini, yaratılışlarını hor
görmekle yükseleceklerini, ne kadar kötüleşirlerse, o kadar iyileşeceklerini
sanıyorlar. Şu insan ne korkunç bir hayvan ki, kendi kendinden bu kadar
iğreniyor, kendi zevklerini başının belası sayıyor. Hayatlarını gizleyen,
başkalarının gözüne görünmekten kaçan insanlar da var. Sağlık, sevinç içinde
olmak onlar için en zararlı, en belalı hallerdir. Değil yalnız birçok
tarikatlar, birçok uluslar var ki doğuşlarına lanet eder, ölümlerine
şükrederler. Güneşe lanet edip karanlıklara tapanlar bile var. Biz insanlar
kendimizi kötülemeye gösterdiğimiz zekayı hiçbir yerde gösteremeyiz. Kafamızın,
o her şeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü, öldürmeye kastettiği av
kendi kendimizdir.
O
miseri! quorum guadia crimen habent. (Gallus)
Ah
zavallılar, sevinçlerini suç sayanlar.
Bre
zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun. Az mı kötü
haldesin ki, bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun. Ne diye yeni
çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun? İçinde ve dışında zaten o kadar
çirkinlikler var ki! O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor?
Doğanın seni zorladığı bütün yararlı işleri gördün bitirdin, işsiz güçsüz kaldın
da mı başka işler çıkarıyorsun kendine? Sen tut, doğanın şaşmaz, hiçbir yerde
değişmez yasalarını hor görür, sonra o senin yaptığın, bir taraflı acayip,
uygunsuz yasalara uymaya çabala. Üstelik bu yasalar ne kadar özel, dar,
dayanıksız, gerçeğe aykırı olursa çabaların da o ölçüde arıtıyor senin. Mahalle
papazının sana emrettiği gündelik işlere sıkı sıkıya bağlanırsın; tanrının,
doğanın emirleri umurunda değildir. Bak, bir düşün bunlar üzerinde: Bütün
yaşamın böyle geçiyor. (Kitap 3, bölüm 5)

DOSTLUK
Dost ve dostluk dediğimiz,
çokluk ruhlarımızın beraber olmasını sağlayan bir raslantı ya da zorunlulukla
edindiğimiz ilintiler, yakınlıklardır. Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar
derinden uyuşmuş, karışmış kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip
süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır. Onu (Etienne de la Boetie: Montaigne'in
en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle tanınmıştır.) niçin sevdiğimi
bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o
idi; ben de bendim.
Ruhlarımız o kadar sıkı bir
birliktelikle yürüdü, birbirini o kadar coşkun bir sevgiyle seyretti ve en gizli
yanlarına kadar birbirine öyle açıldılar ki ben onun ruhunu benimki kadar
tanımakla kalmıyor, kendimden çok ona güvenecek hale geliyordum.
Öteki sıradan dostlukları
buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem de en iyilerini ben de herkes kadar
bilirim. O dostluklarda insanın, eli dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ,
güvensizliğe hiç yer vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski
Yunanistan'ın ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün
kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini sevecekmiş
gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın dostluk için hiç yerinde
olmayan bu davranış, öteki dostluklara uyabilir. Bunlar için, Aristoteles'in sık
sık tekrarladığı şu sözü de kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost
yoktur...»
Onsuz yorgun ve bezgin
sürüklenip gidiyorum: Tattığım zevkler bile, beni avutacak yerde ölümünün
acısını daha fazla artırıyor. Biz her şeyde birbirimizin yarısı idik; şimdi ben
onun payını çalar gibi oluyorum:
Nec fas esse ulla me
voluptate hic frui
Decrevi, tantisper dum ille
abest meus particeps (Terentius)
Onunla her şeyi paylaşmak
zevkinden yoksun kalınca,
Hiçbir zevki tatmamaya karar
verdim.
Her işte onun yarısı, ikinci
yarısı olmaya o kadar alışmıştım ki şimdi artık yarım bir varlık gibiyim.
Illam meae si partem animae
tulit
Maturior vis, quid moror
altera,
Nec chanıs aeque, nec
superstes
Integer? Ille dies utramque
Duxit ruinam (Horatius)
Mademki zamansız bir ölüm
seni, ruhumun yarısı olan seni alıp götürdü, yeryüzünde varlığımın yarısından,
en aziz parçasından yoksun yaşamakta ne anlam var? O gün ikimiz birden öldük.
Ne yapsam, ne düşünsem onun
eksikliğini duyuyorum. O da benim için elbette aynı şeyi duyardı. Çünkü o, diğer
bütün değerlerinde olduğu gibi dostluk duygusunda da benden kat kat üstündü.
(Kitap 1, bölüm 28)

DOSTLUK BAĞLARI
Karı
koca arasındaki sevginin, arada bir ayrılmakla gevşeyeceğini sanırlar. Bence hiç
de gevşemez. Tersine, fazla sürekli bir beraberlik bu sevgiyi soğutur, bozar.
Uzaktan her kadın insana hoş gelir. Herkes kendi hayatından bilir ki, her gün
birbirini görmenin tadı başka, ayrılıp kavuşmanın tadı başkadır. Ayrılıklar
benim yakınlarıma sevgimi tazeler, ev hayatımın tadını artırır. Değişiklik,
arzularımı bir o yana, bir bu yana sürtüp kızıştırır. Dostluğun kolları
birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur. Hele
karı koca dostluğunda, uzun bir iş ortaklığı dolayısıyla bizi birbirimize
çekecek, hatırlatacak nice bağlar vardır.
Gerçek
dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu kendime çekmekten çok,
kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun bana iyilik etmesinden daha çok
istemekle kalmam; kendine her edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim.
Bana en büyük iyiliği kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek
ona hoş geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda
olmasından daha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek olanağı varsa insan ayrı
düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılmada yarar bile buldum.
Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla doldurmuş, olanaklarımızı
genişletmiş oluyorduk. Başka başka yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu,
ben de onun için.
Hayatın
tadını bir aradaymışız gibi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken birimizden biri
işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı yerlerde olmakla anamızdaki
gönül birliği bir kat daha zenginleşiyordu. (Kitap 3, bölüm 9)

YALNIZLIK
Yalnız
yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak.
Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz. Çok kez insan
dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka
bir şey yapmamıştır. Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay
değildir. Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli
olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve
pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz.
Ratio
et prudentia curas,
Non
locus effusi late maris arbiter, aufert. (Horatlus)
Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,
O engin
denizlerin ötesindeki yerler değil
Ülke
değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.
Et post
equitem sade atra cura. (Horatius)
Ve
keder, atımızın terkisine binip gelir.
Onlar
manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan ne çöller
kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler
Haeret
lateri letalis arundo. (Virgilius)
Öldürücü yara bağrımızda kalır.
Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da: Çok doğal,
çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.
Quid
terras alio calentes
Sole
mutamus? patria quis exul
Se
quoque fugit? (Horatius)
Niçin
başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?
İnsan
önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu:
Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya
iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız
kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp
sallamakla. Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere
gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi
kendimizden koparmamız gerek
Rupi
jam vincula dicas;
Nam
luctata canis nodum arripit; attemen illi,
Cum
fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)
Kırdım
diyorsun zincirlerini;
Evet,
köpek de çeker koparır zincirini,
Kaçar o
da, ama halkaları boynunda taşıyarak
Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir
kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır
düşlerimiz.
Nisi
purgatum est pectus, quae prelia nobis
Atque
pericula tonc ingratis insinuandum?
Quantae
conscindunt hominem cuppedinis acres
Sollicitum curae, quantique perinde timores?
Quidve
superbia spurcita, ac petulantia, quantas
Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)
İçi
arınmamışsa, neler bekler insanı,
Kendi
kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!
Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.
Ne
korkular içinde kıvranır insan!
Ne
çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,
Öfke,
gevşeklik ve tembellik!
Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.
In
culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)
Ruhun
derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.
İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama
mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız
bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi
sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi
kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz,
adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine
uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi içine
çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle,
çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez
oluruz diye korkmamalıyız.
In
solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)
Issız
yerlerde kendin için bir evren ol
Erdem,
der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne
gösterişlere.
Yapmaya
alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili
değil. Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık
bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan
revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi
gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o
sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin,
perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından
sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı
sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki
kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün
nasıl yazılması gerektiğini. Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan
şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden
korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de
korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi
komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi.
Vah!
quemquamne hominem in animum instituere, aut
Parare,
quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)
Vah,
vah! Nasıl olur da insan bir şeyi
Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)

FİLOZOFLAR ve TANRILAR
Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü. Anaximandros'a göre
tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı ve sayıları sonsuz dünyalardı
bunlar. Anaximenes'e göreyse hava tanrıydı, yaratılmış, uçsuz bucaksız ve hep
hareket durumundaydı. Anaxagoras, ilk kez, her şeyin düzen ve davranışını sonsuz
bir ruhun gücü ve aklı yönetimini ileri sürdü. Alkmeon tanrılığı güneşe, aya,
yıldızlara ve ruha veriyordu. Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin
yaratılışına dağılan bir ruh oluyor, bizim ruhlarımız da ondan kopuyordu.
Parmenides tanrıyı, göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın kızgınlığıyla ayakta tutan
bir çember haline getiriyordu. Empedokles'e göre tanrılar dört unsurdu ve her
şeyi bunlar yapıyordu. Protagoras tanrıların varlığı, yokluğu ve nitelikleri
üstüne bir diyeceği olmadığını söylüyordu. Demokritos'a göre tanrı olan kimi
zaman imgeler ve çevrintileridir, kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda
bilgimiz ve zekamızdır. Platon, inancını değişik yönlere dağıtır: Timaios'da
dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler; Yasalar'da tanrı varlığının
araştırılmasını ister; aynı kitapların başka yerlerinde dünyayı, göğü,
yıldızlan, toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır, ayrıca her devletin eski
düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser Xenophanes Sokrates'i aynı
karışık öğretiler içinde gösterir: Kimi zaman tanrı'nın biçimi
araştırılmamalıdır, kimi zaman tanrı güneştir, kimi zaman ruhtur hem bir tektir
hem de bir sürüdür. Platon'un yeğeni Speusippos tanrıyı, her şeyi yöneten, bir
çeşit hayvansı güç olarak düşünür. Aristoteles'e göre tanrı kah evren, kah
ruhtur; kimi zaman evrene başka bir baş bulur, kimi zaman da tanrıyı göğün
ateşliliği olarak görür. Zenokrates'te sekiz olur tanrı: Beşi gezegenlerin
beşlisi, altıncısı duran yıldızların tümü, yedinci ve sekizinci de ayla
güneştir. Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir, sonra tanrıyı
duygudan yoksun eder biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle gök olduğunu
söyler. Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü fantazyalardan geçer,
dünyanın yönetimini kah zekaya, kah yıldızlara bağlar. Strato'ya sorarsanız
tanrı üretme, çoğaltma ve azaltma gücü olan doğadır biçimi ve duygusu yoktur.
Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup kötüyü yasaklayan doğal yasadır; yaratıklara o
can verir; Zeus, Hera, Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon.
Diogenes Apolloniates'in tanrısı havadır. Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır,
görür, işitir, ama soluk almaz; insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı yoktur.
Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini, duyarlığı olmadığını
söyler, canlı mı, nedir, ne değildir bilinmez. Kleanthes'e göre tanrı bazen
akıl, bazen evren, bazen doğanın ruhu, bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek
bir sıcaklıktır. Zenon'un çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir
hizmette bulunmuş ya da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir.
Khrysippos yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve
yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da
katıyordu. Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini yadsıyorlardı.
Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar; içlerinden hava geçebilir iki kale
arasındaymış gibi iki dünya arasında otururlar; kaza bela semtlerine uğramaz;
yüzleri insan yüzü, uzuvları insan uzuvlarıdır, ama hiçbir işte kullanılmaz bu
uzuvlar.
Ego
deum genus esse semper dexi, et dicam caelitum;
Sed eos
non curare opinor, quid agat humanum genus. (Emnius)
Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman
Ama
insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.
Bunca
filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin felsefenize;
buldum diye övünün çörekteki baklayı!..
Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir; öyleyken eskilerin
biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir şeydir. Ben olsam
yılana, köpeğe, öküze tapınanları daha haklı bulurdum; çünkü bu yaratıkların
niteliğini, iç varlığını daha az biliyoruz; hayal gücümüzü onlar için daha
keyfimizce işletebilir, olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları,
kusurlarını bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek, onları arzu, öfke,
öcalma, evlenme, akrabalık, aşk ve kıskançlıklarımızla, bizim organlarımız,
coşkunluklarımız, keyiflerimiz, ölümlerimiz, mezarlarımızla düşünmek için insan
kafasının olmayacak bir sarhoşluk geçirmiş olması gerekir... (Kitap 2, bölüm 12)

ÖLÜM
Mademki
ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e: Otuz Zalimler seni
ölüme mahkum ettiler, dedikleri zaman: Doğa da onları! demiş.
Bütün
dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!Nasıl doğuşumuz
bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her şeyin ölümü olacak. Öyle
ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza
ağlamak kadar deliliktir. Ölüm başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken
de ağladık, eziyet çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.
Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup biten bir şey
için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm uzun ömürle kısa ömür
arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur.
Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar
bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın
beşinde ölen yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında, dağların,
ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü yanında bizim
hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür... Doğa bunu böyle istiyor. Bize
diyor ki: «Bu dünyaya nasıl geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata
geçerken duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz
varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.
Inter
se mortales mutua viviunt
Et
quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)
İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini
Ve
hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.
Hayat
bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz?
Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?
Sizin
hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim ya? Ölmek,
yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan kaçmak, kendi
kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız varlıkta hayat kadar ölümün
de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye
başlarsınız.
Prima,
Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)
Bize
verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.
Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)
Doğumla
ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:
Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün her günkü
işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de içindesiniz; çünkü
hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz:
Hayattan sonra ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana
ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.
Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.
Cur non
ut plenus vitae conviva recedis?
Cur
amplius addere quaeris
Rursum
quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)
Niçin
hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp gidemiyorsun?
Niçin
günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip gidecek başka günler
katmak istiyorsun?
Hayat
kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan sizsiniz.
Bir gün
yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün günlerin eşidir. Başka
bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın gördüğü, torunlarınızın göreceği
hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.
Non
alium videre patres:
Aliumve
nepotes Aspicient. (Lucretius)
Babalarınız başka türlüsünü görmedi.
Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.
Benim
komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda oynanır, biter.
Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız, dünyanın çocukluğunu,
gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda görürsünüz. Dünyanın oyunu bu
kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden başlamaktan başka bir marifet gösteremez.
Bu hep böyle gelmiş, böyle gidecek.
Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)
İnsan
kendini saran çemberin içinde döner durur.
Atque
in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)
Yıl hep
kendi izleri üstünde dolanır.
Dünyayı
size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin. Hep eşit oluşunuz
benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu koşullara bağlı olmaktan kim
yerinebilir? Hem sonra, ne kadar yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı
değiştiremezsiniz: Ölümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o
korktuğunuz mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.
Licet,
quod vis vivendo vincere secla,
Mors
aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)
Kaç
yüzyıl yaşarsanız yaşayın,
Ölüm
yine sonsuz olacaktır.
Zaten
ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı duymayacaksınız.
In vera
nescis nullum fore morto alium te.
Qui
possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque jacentem. (Lucretius)
Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp sizin
ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup ağlamayacak?
Bu
doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:
Nec
sibi enim quisquam tum se vitamque requirit.
Nec
desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)
O zaman
ne hayatı ararız; ne de kendimizi;
Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.
Hiçten
daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir şeydir denebilirdi:
Mufto
mortem minus ad nos esse putandum
Si
minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)
Ölüm
size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü hayattasınız;
ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.
Hiç
kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan zaman da, sizden
önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey yitirmiş olmuyorsunuz.
Respice
enim quam nil ad nos ante acta vetutas
Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)
Bizden
önce geçmiş zamanları düşün
Bizim
için onlar yokmuş gibidir.
Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun yaşanmasında
değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var ki, pek az yaşamışlardır.
Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin
gücünüze bağlıdır. Her gün gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı
sanıyorsunuz? Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz
yere gitmiyor mu?
Omnia
te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)
Ömrün
bitince, her şey de seninle yok olacak.
Herkes
aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte yaşlanmayan bir şey var
mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan, binlerce hayvan, binlerce başka varlık
daha ölmüyor mu?
Madem
geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların ölmekle, dertlerinden
kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü?
Kendi görmediğiniz, başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük
saflık! Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum ben?
Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? Öldüğünüz zaman yaşınızı doldurmamış da
olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz. İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir
insandır. İnsanların ne kendileri ne de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron,
babası Saturnus'tan, zaman ve süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını
öğrenince ölümsüz olmak istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir
düşünün.
Ölüm
olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz. Hayatınıza,
mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden kaçmaksızın benim
istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata ve ölüme tatlı ile acı arasında
bir kıvam verdim.
İlk
bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim. Birisi ona:
Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da: İkisi bir de onun için,
diye cevap vermiş.
Su,
hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem yaşamanıza hem
ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar korkuyorsunuz? O gün, sizi
öldürmede öteki günlerinizden daha fazla bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan
son adım değildir son adımda yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme
gider son gün varır.»
İşte
doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler... Çok kez düşünmüşümdür: Acaba niçin
savaşlarda kendi ölümümüz de, başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden
çok daha az korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla
dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve yoksul
insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle sanıyorum ki bizi
korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla, asık suratlarla ölüme verdiğimiz
korkunç durumdur... Çocuklar sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar.
Biz de öyle. İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız. (Kitap
1, bölüm XX)
|
|
|
|
|