TANZİMAT EDEBİYATI
|
TANZİMAT EDEBİYATI
|
|
I. DÖNEM
|
II. DÖNEM
|
|
Şinasi
|
Recaizade M. Ekrem
|
|
Ziya Paşa
|
A. Hamit Tarhan
|
|
Namık Kemal
|
Samipaşazade Sezai
|
|
Şemsettin Sami
|
Nabizade Nazım
|
|
Ahmet Mithat Efendi
|
Muallim Naci
|
|
Ahmet Vefik Paşa
|
|
BATI UYGARLIĞI ETKİSİNDEKİ TÜRK
EDEBİYATI
Osmanlı İmparatorluğu, Batı’nın Rönesans’la başlayıp çeşitli reform
hareketleriyle devam eden edebiyatta ve bilimdeki ilerleyişine ayak uyduramamış
ve 17. yüzyıldan sonra gerilemeye başlamıştır. Siyasi ve sosyal alanda ortaya
çıkan bu gerileme edebi hayatt da kendini göstermeye başladı.
3 Kasım 1839‘da Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhâne Parkı’nda
okunan Tanzimat Fermanı (Gülhâne Hatt-ı
Hümâyunu) ile hem siyasi hayatta hem de edebiyatta yeni bir dönem başladı.
Tanzimat Fermanı ile Osmanlı Devleti içindeki azınlıklara çeşitli haklar
tanınmıştır. Bu, bir anlamda bizim Batı medeniyetine girişimiz demektir. 1839’da
okunan bu fermandan sonra kapılarımız Batı medeniyetine, hiçbir engel konulmadan
açıldı.
Batılılaşma ve buna bağlı olarak yeni bir kültüre açılanması başlangıçta Türk
yazınını da batı yazınının güdümüne sokmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar bu konuda
şunları söyler: "Sırf edebi cereyanlar yönünden bakılırsa, bu yüz sene içinde
Türk edebiyatının Garp edebiyatlarında ve bilhassa Fransız edebiyatında mevcut
bütün cereyanları uzak ve yakın fasılalarla, muntazam surette takip ettiği
görülür."
Tanzimat’ın getirdiği yeniliklerle birlikte, fikir hayatına da yeni kavramlar
girmiş, aynı zamanda siyasi kimlikleri de bulunan I. Dönem Tanzimat sanatçıları
eserlerinde sosyal konuları işlemeye başlamışlardır. Bu sanatçılar birtakım
ortak düşüncelerle hareket etmiş, gazetelerde ortak tür ve temaları işlemeye
koyulmuşlardır.
Bu durum Tanzimat edebiyatını doğurmuştur. İsmini Tanzimat fermanından almıştır.
TANZİMAT EDEBİYATİ
(1860 – 1896)
Tanzimat ve ondan sonra gelen yeniliklerle edebi ve fikir hayatımız, Batı ile
tanışır. 1860 yılında
Tercüman-ı Ahval gazetesi yayımlanmaya başlar ki bu aynı zamanda
Tanzimat edebiyatının da başlangıcıdır. Bu dönemde edebiyatımızda birçok
yenilikler olmuş, Batı edebiyatından alınan yeni türler görülmeye başlanmıştır.
Hikaye, roman, deneme, makale gibi eski edebiyatımızda olmayan türler
edebiyatımıza girmiştir. Tanzimatla birlikte edebiyatımızın şu alanlarında
yenilikler ortaya çıkmıştır:
Tiyatro
“Şair
Evlenmesi” isimli yapıt yayınlanan ilk tiyatro eseri olarak kabul edilir. Bu
iki perdelik bir piyestir. Ahmet Vefik Paşa Moliere’den çeviriler yapmıştır,
Namık Kemal tiyatroyu eğitim aracı olarak görmüş, tiyatroları toplum hayatında
önemli bir yer edinmiştir.
Roman – Hikaye
Yusuf Kâmil Paşa’nın
Fenelon’dan çevirdiği
Telemaque (telemak) tercümesiyle Türk
edebiyatı romanla tanışır. İlk yerli roman olarak ise 1872’de
Şemsettin Sami tarafından yazılan
“Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat” adlı roman kabul edilir. İlk hikaye kitabı olarak
ise Ahmet Mithat Efendi’nin
“Letaif-i Rivâyât” adlı eseri kabul
edilir.
Şiir
Tanzimat dönemi genel olarak düşünüldüğünde şiir sahasında önemli yenilikler
olmuştur. Tanzimat birinci nesil şiirde biçim olarak Divan edebiyatı geleneği
devam ettirmiş, şiirin konuları ise alabildiğine genişlemiştir. İkinci nesil ise
şiirde biçimsel değişikliklere de gitmiştir.
Namık Kemal’le birlikte kanun, medeniyet, eşitlik, vatan, hürriyet gibi konular
işlenmeye başlamıştır. Bu dönemdeki şiirlerde konu bütünlüğü de vardır. Şiirde
sanat toplum içindir ilkesi benimsenmiştir.
Gazete
1831 yılında
çıkarılan Takvim-i Vekâyi İlk gazetedir. Bu resmi bir gazetedir. İngiliz asıllı
William N. Churchill 31 Temmuz 1840'ta Ceride-i Havadis'i çıkarmaya başlamış ama
150'den fazla okur bulamadığı için gazetesinin yayınını durdurmak zorunda
kalmış, bunun üzerine kendisine devlet yardımı yapılmış ve Ceride-i Havadis yarı
resmî bir gazete kimliğine bürünmüştür. İlk edebi ve özel gazete ise 1860
yılında Şinasi ve Agâh Efendi’nin birlikte çıkardıkları Tercüman-ı Ahvâl’dır.
Daha sonra Şinasi 1862 yılında tek başına Tasvir-i Efkâr isimli bir gazete
çıkarmaya başlamıştır. Tasvir-i Efkâr
bir müddet sonra Namık Kemâl tarafından yönetilmeye başlanır. Bu dönemde bu
gazetelerin dışında Muhbir (1866),
Hürriyet (1867), Basiret (1869), İbret (1871) gibi gazeteler de yayın
hayatına girmiştir.
Tanzimat
edebiyatı iki dönem (nesil) olarak incelenebilir:

|
I. DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATI
|
Özellikleri:
* Tanzimat
birinci nesil sanatçıları Fransız edebiyatını örnek almışlardır.
*
Sanatçılar romantizm akımının etkisinde kalmışlar ve bu akımın belirgin
özelliklerini, eserlerinde işlemişlerdir. Hastalıklı oluş, intihar etmek,
veremli oluş gibi.
* Bu dönem
sanatçıları “Sanat, toplum içindir.”
görüşünü benimsemişler ve eserlerinde bu düşünceyi uygulamaya çalışmışlardır.
* Dilde
sadeleşme savunulmuş, ama uygulanamamıştır.
* Tanzimat
birinci nesil sanatçıları Divan edebiyatını eleştirmişler, ona karşı
çıkmışlardır. Hece vezni ve Halk edebiyatı savunulmuş ama halk edebiyatının
genel özellikleri uygulanamamıştır.
* Şiirde
estetik, güzellik değil, içerik ön plana çıkmıştır. Şiir, fikirleri aktarmak
için kullanılan bir araç durumundadır.
* Tanzimat
birinci nesil sanatçılarının yazdığı romanlar, roman tekniği bakımından oldukça
zayıftır. Uzun tasvirlere, beklenmedik tesadüflere yer verilir. Zaman zaman
romanın akışı durdurulur ve okuyucuya bilgi verilir.
*
Noktalama işaretleri ilk defa bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır.
* Batı
edebiyatından roman, hikaye,
makale, deneme, fıkra, eleştiri vb. gibi bazı edebi türler
edebiyatımıza bu dönemde girmiştir.
* Şiirde,
eski şekiller içinde yeni konular işlenmiştir.
* Tanzimat
birinci nesil sanatçıları siyasetin içindedir kimileri Devlet adamıdır.
* Bu
dönemin başlıca sanatçıları, Şinasi,
Namık Kemâl, Ziyâ Paşa, Şemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi ve Ahmet Vefik Paşa’dır.
ŞİNASİ (1826 – 1871)
Şinasi’nin
önemi Türk edebiyatında yeniliğin öncüsü olmasıdır. Tercüman-ı Ahval, Tasvir-i
Efkâr gazetelerini
çıkarmıştır. İlk makâleyi (Tercüman-ı Ahval Mukaddimesi ) ve ilk piyesi
(Şair Evlenmesi) yazmıştır. Noktalama işaretlerini ilk kullanan Şinasi’dir. Bu
yenilikler onun edebiyatın yeni ufuklarını tespit ettiğini ve ona göre hareket
ettiğini gösterir.
1860'da
Ağah Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahvâl Gazetesi'ni çıkardı. Devlet işlerini
eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz'e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin
yanında yer alması nedeniyle 1863'teki Meclis-i Maarif'teki görevine son
verildi. Gazeteyi Namık Kemal'e bırakarak, 1865'te Fransa'ya gitti. Orada sözcük
çalışmalarına yöneldi.
1849-1865 yılları arasında Fransa’da bulunan, Fransız edebiyatını ve
sanatçılarını yakından tanıyan Şinasi, İstanbul’da yaptığı memurluklarda M.Reşit
Paşa tarafından korunmuştur.
Fransızca‘dan yaptığı çevirilerini (Lamartine’den Sovvenir, La Fontaine’den Kurt ile
Kuzu) “Tercüme-i Manzume” de; 1860’ta Agâh Efendi ile birlikte çıkardığı
“Tercüman-ı Ahval’de de “Şair
Evlenmesi”ni yayımlamıştır. Didaktik yazılarıyla, tartışma örneklerini ve
eleştirmelerini 1862’de yalnız başına çıkardığı “Tasvir-i Efkar” gazetesinde
yayımlamıştır.
Şinasi 1862-1865 yıllarında kitap
basımı işiyle uğraşmıştır. Daha önce yazdığı şiirlerinden seçerek oluşturduğu “Müntehabat-ı
Eş’ar”ı ve Osmanlı
atasözlerini topladığı “Durub-u Emsal-i Osmaniye”yi bu sıralarda
yayımlamıştır.
Başlıca Eserleri
Tercüme-i Manzume (Çeviri şiirler, 1859)
Şair Evlenmesi (Bir perdelik komedi, 1860)
Müntehabat-ı Eş'ar (Şiirler, 1862)
Durub-i Emsal-i Osmaniye (Atasözleri, 1863)
Müntehabat-ı Tasvir-i Efkar (Seçme makaleler, 2 cilt, 1885)

NAMIK KEMAL
(1840-1888)
 Vatan
şairi olarak anılır. Eserlerinde çoğunlukla toplumsal konuları;vatan,millet,
hürriyet kavramlarını işlemiş; “Sanat toplum içindir.” görüşüne bağlı kalmıştır.
Edebiyatımızda ilk edebi romanı
yazmıştır (İntibah). İlk tarihi roman
sayılan Cezmi de onun eseridir.
Mecazlardan, manzumlardan, söz oyunlarından arınmış bir şiir dili vardır.
Mısralarında savunduğu fikri açık
olarak vermiştir.
Namık Kemal edebiyatın hemen hemen bütün türlerinde eser vermiştir. Tiyatro
alanında altı eser vermiştir. Bunlardan biri olan “Vatan yahut Silistre” adlı
oyunundan sonra halk galeyana gelmiştir, çeşitli yerlerde gösteriler yapmıştır.
Başlıca Eserleri:
Roman:
İntibah, 1876 (yeni harflerle, 1944); Cezmi, 1880 (yeni harflerle, 1963)
Oyun:
Vatan Yahut Silistire, 1873 (yeni harflerle, 1940); Zavallı Çocuk, 1873 (yeni
harflerle, 1940); Akif Bey, 1874 (yeni harflerle, 1958); Celaleddin Harzemşah,
1885 (yeni harflerle, 1977); Kara Belâ, 1908
Eleştiri:
Tahrib-i Harâbât, 1885; Takip, 1885; Renan Müdafaanamesi, 1908 (yeni harflerle,
1962); İrfan Paşa'ya Mektup, 1887; Mukaddeme-i Celal, 1888
Tarihsel Yapıt:
Devr-i İstila, 1871; Barika-i Zafer, 1872; Evrak-ı Perişan, 1872 (yeni
harflerle, 1973); Kanije, 1874; Silistire Muhasarası, 1874 (yeni harflerle,
1946); Osmanlı Tarihi, (ö.s.), 1889 (yeni harflerle, 3 cilt, 1971-1974); Büyük
İslam Tarihi, (ö.s.), 1975
Çeşitli:
Rüya, 1893; Namık Kemal'in Mektupları, Ö.F. Akün (yay.), 1972
HÜRRİYET KASİDESİ’NDEN
…
Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyyetten
Gönülde cevher-i elmâsa benzer cevher-i gayret
Ezilmez şiddet-i
tazyikden te’sir-i sıkletten
Ne
efkunsâr imişsin âh ey didar-ı hürriyet
Esir-i
aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten
Kitâb-ı zulme kaldı
gezdiğin nâzende sahrâlar
Uyan ey yâreli şir-i jeyan bu hab-ı gafletten
Namık KEMAL


İNTİBAH/ Namık Kemal
Namık Kemal, İntibah'ı 1873-1875 yılları arasında Magosa'da "Son Pişmanlık"
adıyla yazmış, ancak eser Maarif Nezareti tarafından "İntibah-Sergüzeşt-i Ali
Bey" şeklinde değiştirilerek 1876'da yayınlanmıştır. Eser, Ali Bey adında
mirasyedi bir gencin tecrübesizliğini, aşkını ve aldatılışını anlatırken,
Tanzimat romanının genel havasına uygun olarak eğiticilik amacına da hizmet
etmektedir. Romanda aşk, kıskançlık, intikam gibi duygular birbirine zıt
karakterdeki tiplerin mücadelesi içinde verilmektedir. Romanın ilk bölümü,
gerçeğe uygunluk bakımından kayda değer bir özellik taşıyorsa da ikinci bölümde
bu uygunluğun epeyce zorlandığı görülmektedir. Okura ağırlıklı olarak olayların
verilmek istenmesi, söz konusu olayların birbirleriyle olan bağını kurmada
romancı açısından sorunlar doğurmuş ve eser bu yönüyle eleştirilmiştir.
Ali
Bey, yirmi bir, yirmi iki yaşlarında, iyi eğitim görmüş toy bir mirasyedidir.
Birgün Çamlıca’da gezerken gördüğü Mahpeyker adlı kadına bir görüşte âşık
olur. Mahpeyker düşkün bir kadındır. Ali Bey, bu kadınla düşüp kalkmaya ,
sefâhate ve içkiye başlar. Annesi oğlunu bu tehlikeli yoldan kurtarmak ve eve
bağlamak için , Dilâşub adlı güzel ve mâsum bir cariye satın alır. Ali Bey ilkin
kızın yüzüne bakmaz, fakat bir gün Mahpeyker’i evinde bulamayınca, şüphelenir,
bırakır; Dilâşub’a bağlanır, oysa Mahpeyker, kendisini altı ay kadar rahat
bırakmasını istemek üzere, eski aşığı Abdullah Efendi’nin evine gitmiştir.
Yüzüstü bırakıldığının anlayan Mahpeyker, hem kızdan, hem de Ali Bey’den öç
almak hevesine kapılır; aşığı Abdullah Efendi ile birlikte bir plan kurar. Bu
plana göre, Dilâşub’a iftira edilecek ve onun hıyanet etmekte olduğu Ali Bey’e
duyurulacaktır. Bu, bir çamlıca gezisinde, Ali Bey’in kulağına düşürülür; Ali
Bey eve gelerek kızı döver, satılığa çıkartır; işin bu sonucu alacağını önceden
hesaplayan Mahpeyker, esirciye tembih etmiş olduğu için, Dilâşub’u kendisi satın
alır.
Ali
Bey hasta olmuştur. İyileştiği zaman kendini içkiye verir, bir yandan da babadan
kalan servetini tüketir, annesi kahrından ölür.
Öbür
yandan Mahpeyker, Ali Bey’in artık hiçbir zaman kendisine dönmeyeceğini
anlayınca, öç alma isteği daha da şiddetlenir, bu sefer delikanlıyı öldürmek
ister. Abdullah Efendi ile anlaşarak, onun Üsküdar’daki bağ köşkünde
düzenlenecek bir eğlenceye Ali Bey’i davet eder. Ali Bey, orada Abdullah
Efendi’nin adamı olan bir Hırvat tarafından öldürülecektir. İntikam sahnesinde
hazır bulunmak için, bağ köşküne Mahpeyker de gider.
Dilâşub, Mahpeyker’le Hırvat’ın konuşmasını duyar, gidip her şeyi Ali Bey’e
haber verir; delikanlı duvardan aşarak karakola koşar. Dilâşub, Ali Bey’in
paltosuna sarınarak, minderin üzerine büzülür. Hırvat, Ali Bey sanarak,
Dilâşub’u bıçaklar.
Yaralı olarak yakalanan Hırvat, sorgusu yapılırken yaraların etkisiyle ölür;
Abdullah Efendi’ye korkusundan inme iner; Dilâşub, Ali Bey’in annesinin yanına
gömülür; Ali Bey hapse atılır, altı ay sonra da üzüntüsünden ölür.


VATAN YAHUT SİLİSTRE / Namık Kemal
"Vatan şairi" Namık Kemal'in Vatan yahut Silistre oyunu, tiyatro yazınımızın ilk
önemli yapıtıdır. Yazar, konusunu ünlü "Silistre müdafaası"ndan alan bu oyununda
"Osmanlı kahramanlığı"nın birer örneği olan kişileri aracılığıyla "vatanı için
ölmek" tezini coşkulu bir dille işler. Sahnelenen ilk oyun olarak kabul edilen
Vatan yahut Silistre'yi okurken de zevk alacaksınız. İslâm Bey,
gönüllü olarak orduya gideceği için uzaktan sevmekte olduğu Zekiye ile
vedalaşmak üzere onun odasına girer. Zekiye’ye, kendisi hakkında beslediği
sevgiyi anlatır. Kız ona karşı kayıtsız olmadığı gibi , onun arkasından
erkek elbisesi giyerek gönüllüler takımına karışır, Silistre’ye kadar
gider. Silistre’de kuşatma altında
kalırlar. Bu arada İslâm Bey yaralanır, ona, Âdem ismini almış olan Zekiye
bakar. Yaralı olduğu halde İslâm, yanında Abdullah Çavuş ve Zekiye ile düşman
cephanesini ateşlemek üzere giderler. Dönüşlerinde
düşmanı, kuşatmayı kaldırıp çekilmiş vaziyette bulurlar. Kumandan Sıtkı
Bey de, Zekiye’nin
vaktiyle bir namus meselesinde itaatsizlik ettiği için rütbesi sökülen
asıl adı olan Ahmet’i değiştirip Sıtkı’yı kullanarak yeniden askerlikte rütbe
kazanmış olan babası çıkar. İslâm ile Zekiye’nin düğünleri kazanılan savaşın
mutluluğuyla birlikte yapılır.

CEZMİ / Namık Kemal
Cezmi
XVII. asırda yaşamış şair, binici, kahraman bir sipahidir. İran’a karşı
açılan bir cenge gider. orada ordu ile bulunan Kırım şehzadelerinden Adil Giray
ile çok iyi arkadaş olurlar. Adil Giray İranlıların bir baskınına yakalanır.
Şahın karısı Şehriyar, Adil Giray’ı sever, fakat genç delikanlı şahın kız
kardeşi Perihan’a âşıktır ve kız da buna karşılık verir. Araya mezhep işleri
karışır. Adil Giray İran saltanatını şiilerden almak için çalışırken, aşkına
karşılık görmeyen Şehriyar öç almak için
bir plan hazırlar. Bu plan sonunda Şehriyar da hayatını kaybeder ama
Perihanla Adil Giray ölürler ve bunlar tarafından kendilerine yardım için İran’a
çağırılan Cezmi de yaralanır.

ZİYAPAŞA (1825- 1880)
Batıya yönelmiş
bir şairdir, Doğu kültürünü çok iyi bilmektedir, eski şiir biçimlerinde eserler
vermiştir. Yenilikçi fikirleri vardır. Ama bu fikirler eserlerinde görülmez.
Şiirlerini Divan şiiri üslubuyla
yazmıştır. Edebi yönü ile tamamıyla eskiye bağlıdır.
Ziya Paşa’nın şahsında ve eserlerinde bir ikilik vardır. Doğu kültürü ile Batı
kültürü arasında bocalamıştır. Şiir ve İnşa Makalesi’nde Halk edebiyatını
savunur ve Divan şiirini Türk şiiri
olarak kabul etmez. Hârâbât’ta ise
bunun tersini söyler. Dilde sadeleşmeyi savunmasına rağmen Arapça , Farsça
kelime ve tamlamalarla yüklü ağır bir dil kullanılır.
Gazeller, kasideler yazmıştır. Edebiyatımızın en önemli terkib-i bent ve terci-i
bent şairidir. Edebiyatımızda ilk edebiyat tarihi taslağı sayılan “Harâbât”
antolojisini yazmıştır.
Başlıca eserleri:
Zafernâme, 1868;
Harâbat, 3 cilt, 1874;
Tercî-i Bend ve Terkib-i Bend, 1881;
Eş'âr-ı Ziya, 1881;
Endülüs Tarihi, 2 cilt, 1859;
Rüya, 1910;
Veraset Mektupları, 1910;
Külliyat-ı Ziya Paşa, S. Nazif (derleme) 1924-1925;
Terkib-i Bend
Pek rengine aldanma felek eski felektir
Zira feleğin meşreb-i nasazı dönektir
Ya bister-i kemhada ya viranede can ver
Çün bay u geda hake beraber girecektir
Allah'a sığın şahs-i halimin gazabından
Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir
Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm
Şirin dahi kasdetmesi cana gülerektir
Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma
Zerduz palan ursan eşşek yine eşşektir
Bed-maye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i ademi temyize mihenktir
Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

ŞEMSETTİN SAMİ (1850 –
1904)
Şemsettin Sami, dil konusundaki çalışmalarıyla bilinir; dil konusunda
ileri sürdüğü çeşitli düşünceler ve uygulamalarla önem kazanmıştır.
Ş. Sami, Türkçe'nin ilk ansiklopedik sözlüğü diyebileceğimiz 6 ciltlik "Kamusu'l
A'lâm" yapıtının başında yer verdiği, bugünkü dille "Tarih ve coğrafya
terimleriyle bütün özel adları içerir" sözü, onun dil konularına yaklaşımının
çapını kanıtlamaya yetiyor.
Şemsettin Sami; “Sefiller”, “Robinson”
adlı çevirilerinden başka, İbret, Hadika gibi gazetelerde yayımladığı ve ilk
olma özelliği taşıyan “Taaşşuk-ı Talât ve
Fitnat” adlı romanıyla meşhurdur. “Besa”,
“Gave”, “Seydi Yahya” adlı tiyatro eserleri vardır.
“Sabah”, “Tercüman-ı Şark”
gazeteleriyle “Aile”, “Hafta”
dergilerini çıkaran da o’dur.
Şemsettin Sami, “Kamûs-ı Türki”, adlı
değerli sözlüğünü yazmış; bundan başka, “Kamûs-ı
Fransevi”, “Kamûs-ı Arabî” gibi
sözlükerle, ilk ansiklopedi sayılabilecek
“Kamus’ül A’lam” adlı altı ciltlik büyük eserini yayımlamıştır. Son
yıllarında da “Orhun Yazıtları” ve “Kutadgu
Bilig “ ile ilgili incelemelerde bulunmuştur.


TAŞŞUK-I TAL’AT VE FİTNAT / Şemseddin Sami
Eski
geleneğin kimi kalıplarını sürdürmekle birlikte, Taaşşuk'u Tal'at ve Fitnat
(Talat ve Fitnat'ın Aşkı), yazınımızda Batılı yöntemle yazılmış roman türünün
ilk örneği olarak kabul edilmektedir. 18 yaşında yetim bir çocuk olan Tal'at
Bey, bir yaşındayken öksüz kalan, babasını tanımayan bir kız olan Fitnat'a ilk
görüşte aşık olur. Ancak kızı sokağa bile çıkarmayan tutucu bir adam olan
babalığı tütüncü Hacıbaba aksi, dediğim dedik bir adamdır ve üvey kızına kendi
ölçütlerine göre bir koca bulmak istemektedir. Bunun üzerine Tal'at Bey, kız
kılığına girerek Fitnat'la arkadaş olur. Ancak Hacıbaba, kızıyla evlenmek
isteyen ve zengin bir adam olan Ali Bey'in önerisini kabul eder; Ali Bey,
Fitnat'ın babası yaşındadır. Tesadüfen, kızın evlendiği adam vaktiyle annesini
terkeden babası çıkar ve kız bunu
sevgilisinden ayrılmanın üzüntüsüyle kendini vurduğu zaman öğrenir. Kızın ölümü
üzerine gerek babası, gerek Tal’at kendilerini öldürürler.

AHMET MİTHAT EFENDİ
(1844 – 1913)
Devrinin büyük gazetecisi. İkinci Abdülhamid zamanında yazdığı romanlar ve
yazılarla ün kazanmıştır. Ahmed Mithat Efendi 1844 yılında İstanbul’un Tophane
semtinde doğdu. Babasını 5-6 yaşlarındayken kaybetti. Çocukluğu ve gençliği
sıkıntılar içinde geçti. Edebiyatımızda onun kadar çok ve değişik türde eser
veren bir başka yazar yoktur.
Gazetecilik, hikâye ve roman türünde eserler vermiştir. Otuz altısı roman
olmak üzere iki yüze yakın eseri vardır. Dili sade ve düzgündür. Amacı halkı
eğitmek, insanlara bilgi vermektir.
Edebiyat, tarih, coğrafya, ziraat, iktisat alanlarında eserler vermiştir.
Halka okuma zevkini aşılamaya çalışmıştır.
Hemen her sahada, (macera, polisiye, tarih, Batılılaşma, aşk vb.) roman
yazmıştır. Felatun Bey’le Rakım Efendi,
Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Yeniçeriler, Paris’te Bir Türk, Henüz On Yedi
Yaşında, Dünya’ya İkinci Geliş, Dürdane Hanım, Jön Türk en tanınmış
romanlardır. Amacı halkı eğitmek olduğundan romanın akışını durdurur, okuyucuya
bilgi verir. Her fırsatta halka bir şeyler anlatmaya çalışır. Romanları teknik
yönden kusurludur.
Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivâyât
isimli hikaye kitabı edebiyatımızda hikaye türünün ilk örneklerinden biridir.
Ahmed Rasim, Hâce-i
Evvel Ahmed Mithat Efendi için ''On iki beygir kuvvetinde yazı makinesi"
demişti. Ahmed Mithat'ın oğlu Kamil Bey, babasını eşeğe benzettiği için Ahmed
Rasim'e kızar, duyduğu takdirde babasının da öfkeleneceğini zanneder. Derken bu
söz Ahmed Mithat Efendi'nin kulağına gider. Efendi şunları söyler: ''Oğlum!
insanlara en çok faydası dokunan hayvan beygirdir. Beygirin dört ayağı vardır.
Bunlara bir isim koymak gerekirse ben şöyle derim: Ahmed Cevdet, Ahmed Rasim,
Ahmed ihsan ve Ahmed Mithat. ''

FELATUN BEYLE RAKIM EFENDİ / A. Mithat Efendi
Romanlarında okurlarını hem eğlendirmeyi hem de eğitmeyi amaçlayan Ahmet Mithat
Efendi Tanzimat devrinin karakteristik tiplerini resmeder. Mustafa Merakî
alafrangalık meraklısıdır. Biri kız, bir erkek iki çocuğu vardır. Bunları çok
şık giydirir, fakat öğrenimlerine o kadar önem vermez. Oğlu Felâtun Bey
büyüyünce kalemlerden birine memur olur, fakat işe gidecek yerde vaktinin çoğunu
eğlence yerlerinde ahbapları ziyaretle filan geçirir. Babası ölünce payına on
altı bin liralık bir miras düşer. Polini adlı bir aktriste âşık olur. Sonunda
âşık olduğu aktrist uğrunda bütün servetini tükettiği gibi, bin beş yüz lira da
borca girer, tanıdıklarından birinin yardımıyla Akdeniz adalarından birinde bir
mutasarrıflık elde ederek İstanbul’dan uzaklaşır.
Rakım
Efendi ise eski Tophane kavaslarından birinin oğludur. Daha bir yaşında iken
babası ölmüştür. Annesiyle Arap dayısı Fedayi'’nin çalışmaları sayesinde
öğrenimini tamamlar; hariciye kalemlerinden birine memur olur, buraya önce
parasız, sonra da ufak bir aylıkla gidip gelir. Fransızca öğrenir, bir
matbaacıya kitap çevirir, yabancılara Türkçe dersi verir, böylece epey para
kazanır ve Canan adlı küçük bir cariyeyi satın alarak ona okuma yazma öğretir,
piyano dersi aldırır. Sonunda, iyice yetişmiş bulunan Canan ile evlenir.

AHMET VEFİK PAŞA (1823
– 1891)

Oldukça enteresan bir Osmanlı devlet adamı, diplomatı ve aynı zamanda da oyun
yazarıdır. Türkçülük hareketinin öncülerindendir. 2 defa Maarif Nazırlığı
(Eğitim Bakanı), iki defa Başvekillik (sadrazamlık) görevlerine gelmiştir. Bursa
valiliği sırasında bu kentte bir tiyatro yaptırmakla ün kazanmıştır.
Moliere’den yaptığı çeviriler, mensur olarak, İnfial-i Aşk, Dudu Kuşları, Don
Civani; hece ölçüsü ile manzum olarak, Savruk, Kocalar Mektebi, Kadınlar
Mektebi, Adamcıl Tartüf’tür.
Zor
Nikahı, Zoraki Tabip,
Tabib-i Aşk,
Dekbazlık, Merâki,
Azarya,
Yorgaki Dandini adlı eserleri de Türk, Yahudi ve Rum hayatına
uyguladığı adapteleridir.
Ahmet Vefik Paşa’nın, özellikle konuşma dilini uygulamada başaralı olduğu bu
eserlerinden başka, tarih alanında,
Hikmet-i Tarih, Fezleke-i Tarih-i
Osmanî, Ebulgazi Bahadır Han’dan çevirdiği
Şecere-i Türkî adlı eserleri vardır.
Lehçe-i Osmani
adlı sözlüğünde, Türkçe ve dilimizde kullanılmakta olan yabancı kelimelerin ayrı
ayrı toplandığını görüyoruz. Bu onun Türk diline verdiği önemi gösterir. Ayrıca
bu sözlükte Türk kelimesinin açıklamasında, Osmanlıların, büyük Türk milletinin
bir parçası olduğunu ilk defe ortaya koymuştur.

II. DÖNEM TANZİMAT
EDEBİYATI
Özellikleri:
* Şiirde
konular genişlemiştir. Hayattaki her güzel şeyin şiirin konusu olabileceği
görüşü esas alınmıştır. Şiirlere ölüm, yokluk, hiçlik gibi soyut konular
işlenmiştir.
* Bu dönem
sanatçıları toplum sorunlarından ve siyasetten uzak kalmış, yalnızca edebiyatla
ilgilenmişlerdir.
* Batı
edebiyatının örneklerini başarıyla ortaya koymuşlardır.
* Bu
dönemde yazılan eserlerin dili ağırdır. II. Dönem sanatçıları da Divan
edebiyatına karşı Batı edebiyatını savunmuşlardır.
* Bu
dönemdeki eserlerde realizm tesiri görülür. Kölelik, cariyelik bu dönemin
romanlarında da işlenilen konulardır. Şiirde romantizmin izleri vardır.
* Devrin
siyasi şartlarının ağırlığı yüzünden “Sanat için sanat.” anlayışını
benimsemişlerdir.
* Bu
dönemin başlıca sanatçıları, Abdülhak
Hamid Tarhan, Recaizâde Mahmut Ekrem, Nabizâde Nazım ve Sami Paşazâde Sezâi’dir.
Bu grubun dışında kalan ve yeniliklerin karşısında olan sanatçı da
Muallim Nâci’dir.

RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847 – 1914)
Muallim Naci ile yaptığı tartışmalarla Edebiyat-ı Cedide'nin kuruluşuna zemin
hazırladı. Sanatta güzellik ilkesine bağlı kaldı. Sanat için sanat anlayışını
savundu. Doğaya dönük, insanı doğa içinde ele alan şiirler yazdı. Aşk ve ölüm
temalarını işledi. Eski-yeni edebiyat tartışmalarının merkezinde yer aldı.
Edebiyatımızın yenileşme ve gelişmesinde önemli katkıları oldu. Tek romanı "Araba Sevdası" Türk edebiyatında gerçekçi romanın ilk örneklerinden
biri sayılır.Şiirlerinde hüzün ve elem vardır. “Piraye, Emcet, Nijat” adlı
çocuklarının ölümünü görmüş olması ona içli ve üzüntülü şiirer yazdırmıştır.
Hüzünlü duygular, ölümü hatırlatan tabiat manzaraları, solgun güller, romantik
güzellikler şiirlerinde işlediği konulardandır.
ŞİİR:
Nağme-i Seher (1871)
Yadigâr-ı Şebâb (1873)
Zemzeme (3 cilt, 1883-1885)
Tefekkür (düzyazı ile karışık, 1888)
Pejmürde (düzyazı ile karışık, 1893)
Nijad Ekrem (2 cilt, anılarla birlikte, 1900-1910)
Nefrin (1914)
ROMAN:
Araba Sevdası (1896-1963)
ÖYKÜ:
Saime (1888)
Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1890)
Şemsa (1895)
OYUN:
Afife Anjelik (1870)
Atala Yahut Amerikan Vahşileri (1873)
Vuslat Yahut Süreksiz Sevinç (1874)
Çok Bilen Çok Yanılır (1916)
DÜZYAZI:
Talim-i Edebiyat (1872)
Takdir-i Elhan (1886)
Kudemaden Birkaç Şair (1888)
Takrizat (1896)

ARABA SEVDASI/
Recaizade M. Ekrem
Bihruz Bey isminde bir paşa oğlu babasının ölümünden sonra yüklü bir paraya
sahip olmuştur. Bu gencin alafranga giyinip kuşanmak, Fransızca konuşmak gibi
özentileri yanında bir başka özentisi de hususî araba kullanmaktır. Delikanlı,
bir gün Çamlıca bahçesinde genç güzel bir kadın görür. Hayalinde onu kibar bir
aile kızı olarak tasarlar. Bu arada idaresizliği yüzünden para yönüyle de bazı
sıkıntılara düşer. Bir kere iki üç cümle konuşabildiği kızı da bir daha göremez,
yalancılıkta meşhur bira arkadaşının kızın ölümü hakkında uydurduğu bir haber
kendisini büsbütün perişan eder. Bir gün Şehzadebaşı’nda bir gezintide
rastladığı bu kızın gerçek kimliği hakkında bir fikir edinir…
ABDÜLHAK HAMİD TARHAN
(1852-1937)
Samipaşazade
Sezai, Namık Kemal gibi Tanzimat döneminin yeni edebiyatçıları arasında yer
aldı. Yurtdışı görevleri nedeniyle Batı edebiyatçılarını yakından tanıdı,
onların etkisinde kaldı. Divan edebiyatı nazım birimlerinin dışına çıkmayı
denedi. Dize ve uyak düzeninde değişiklikler yaptı. Divan şiiri konularının
dışına çıkmayı denedi. Şiirlerine günlük yaşamı, doğa ve insan ilişkilerini konu
aldı. Lirik, epik ve felsefi şiirler yazdı. Manzum tiyatro oyunları da kaleme
aldı. Ancak bunlar sahnelenmekten çok okunması amacıyla yazılmış oyunlardı.
Yaşadığı dönemde Türk edebiyatının en büyük şairi sayıldı ve "Şair-i Âzam" ya da
"Dahi-i Âzam" unvanı verildi.Şiirdeki Batılılaşma hareketinin asıl büyük
öncüsüdür.
Romantizmin etkisindedir. Şiirlerinde zengin bir lirizm hakimdir. Şiirde
taşkınık ve yücelik, söyleyişte tezat, onun özellikleridir. Tezat sanatını çok
kullanmıştır.
Şiirlerinde ve tiyatrolarında tarihi konular önemli yer tutar. Şiirde biçimle
ilgili asıl değişiklikleri gerçekleştiren sanatçı Hamit olmuştur. Divan
edebiyatının bütün kurallarını altüst etmiştir. Eserlerinde hayat, tabiat, ölüm,
insanlık gibi konuları işlemiştir.
ŞİİR:
Sahra
(1879)
Ölü (1886)
Hacle
(1886)
Bir
Sefilenin Hasbihali (1886)
Bâlâ’dan
Bir Ses (1911)
Validem
(1913)
İlham-ı
Vatan (1918)
Tayflar
Geçidi (1919)
Ruhlar
(1922)
Garâm
(1923)
OYUN:
İçli Kız
(1874)
Sabr ü
Sebat (1875)
Duhter-i
Hindu (1875)
Nazife
yahut Feda-yı Hamiyet (1876, 1919)
Tarık
yahut Endülüs Fethi (1879, 1970)
Eşber
(1880, 1945)
Zeynep
(1908)
Macera-yı
Aşk (1910)
İlhan
(1913)
Tarhan
(1916)
Finten
(1918, 1964)
İbn Musa
(1919, 1928)
Yadigar-ı
Harb (1919)
Hakan
(1935)

FİNTEN / Abdülhak Hamid Tarhan
Finten, Mis Kros adlı Kanadalı zengin bir kadındır. Sevdiği bir lordla evlenmek,
kocasını ortadan kaldırmak üzere Davalaciro’yu kullanır. Fakat Davalaciro,
Finten’i derin bir hırsla sevmektedir. Davalaciro, bu sevda yüzünden Finten’in
kocasını öldürdüğü gibi bir
kıskançlık buhranıyla Finten’den olan çocuğunu da öldürür. Bunun üzerine Finten
de onu öldürür.
Hâmit, içinde manzum kısımlar bulunan bu piyesi Londra’da yazmış, bazı
parçalarını Servet-i Fünun’da netleştirebilmiş ise de eserin tamamı ancak
1917’de çıkmıştır.

EŞBER / Abdülhak Hamid Tarhan
Eşber,
Hindistan’da Keşmir hükümdarıdır. Büyük İskender, Hindistan’ı zaptetmeye
başladığı zaman, Eşber kendi askerinin azlığına bakmadan karşı koymak ister. Kız
kardeşi ve hükümdarlıkta ortağı olan Sumru, İskender’i sevdiği için, kardeşini
bu fikirden caydırmaya çalışır. Eşberin yüksek kahramanlık fikirlerinden
ve vatanına hıyanet etmiş görünen kız kardeşini öldürmesi noktalarından, bu
eserle Fransız şairi Corneille’in Horace piyesi arasında benzerlik bulanlar
vardır.

NABİZADE NAZIM (1862 –
1893)
Roman ve hikâyeleriyle tanınmıştır.
Realizm ve naturalizmin öncülerindendir. Romanlarının en önemlileri:
Karabibik ve Zehra’dır.
İlk köy romanı Karabibik onun
eseridir. Olay kahramanı bir köylüdür. Kahramanları kendi şivesiyle konuşturur.
Olay Antalya’nın bir köyünde geçer. Realist bir romandır. Bu alandaki bir başka
eseri de Zehra’dır. Bu romanda olay,
kıskançlık teması üzerine kurulmuştur. Karakterlerin tasvir ve tahlili son
derece başarılıdır. Psikolojik özellikleri ağır basan bir romandır.


KARABİBİK / Nabizade Nazım
Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Bemelik köyünde geçen bir olaydır. Kara Bibik,
babadan kalma tarlasının dört dönümünü komşusu Kara Durmuş’a satarak “bedel-i
nakdi” (askerlik görevi görme yerine verilen para) ödemiştir; geri kalan sekiz
dönümünü ele geçirmek isteyen öbür komşusu Yosturoğlu ile kavgalıdır. Elindeki
bu küçük tarlayı sürmek için her yıl Koca İmam’ın öküzlerini kiralamaktadır.
Kızı Huri’ yi İmamın kayınçosu Sarı İsmail’e vererek öküzleri bedava kullanmayı
düşünür. Sarı İsmail’in başka bir kızla evleneceğini öğrenince, Temre köyündeki
tefeci Rum tüccardan yüksek faizle borç alıp iki öküz edinir. Artık çift sahibi
olduğu için , kızını nasıl olsa birinin alacağını düşünür. Tarla yüzünden
kavgalı bulunduğu Yosturoğlu’nun yeğeni Hüseyin, Huri’yi sever, onunla evlenir.
Bir süre sonra , Kara Bibik , sol böğründeki sancılı hastalığı tedavi ettirmek
için Temre’deki Rum doktora gider; Doktorun hanımı Eftelya evde yalnızdır;Kara
Bibik, kadına sarkıntılık eder…

ZEHRA / Nabizade Nazım
Zehra küçük yaşta anasız kalmış, babasının nezareti altında büyümüştür. Bu
anasızlığın verdiği müthiş bir kıskançlıkla huzursuzdur. Babasının kâtiplerinden
biriyle evlenir. Fakat gözünden bile kıskandığı kocasının evdeki Sırrıcemal’le
sevişmesi, sonra kocasının başka bir ev tutarak onunla yaşaması kendisini
çileden çıkarır. İntikam almak için genç ve güzel bir Rum kızını kocası Suphi’ye
musallat eder. Bu iş muvaffakiyetle neticelenir. Suphi bu Rum kızı uğrunda
Sırrıcemal’i terk ettiği gibi olanca parasını da bu yolda sarf eder ve günden
güne kötü duruma düşer. Yaşabilmek için tulumbacı olur. Nihayet bir türlü
unutamadığı Rum kızını intikam almak için öldürür. Kendi de birçok ıstıraptan
sonra ölür.

SAMİPAŞAZADE SEZAİ
(1860 – 1936)
Batı
tarzında yazmış olduğu hikayeleri ile tanınır. Roman ve hikayelerinde çevreyi
tanıtır. Kişilerin ruhsal tahlillerini yapmak suretiyle gözleme önem verdiğini
ve gerçekçi olduğunu gösterir. Özellikle konuşma bölümlerinde dili sade ve
tabiidir.
Sergüzeşt
adlı romanı en önemli eseridir..
İclal
adlı kitapta yeğeni İclal’in ölümü
üzerine yazdığı mensur mersiyeyi, diğer bazı düz yazılarını ve hatıralarını
toplamıştır.
Küçük Şeyler’de
Alphonse Daudet (Alfons Dode) etkisiyle yazdığı edebiyatımızın ilk, gerçekçi
küçük hikayelerini toplamıştır. Şir
adlı bir piyesi vardır.


SERGÜZEŞT/ Sami
Paşazade Sezai
Evinden ve yurdundan acımasızca koparılan küçük Çerkez kızı Dilber bir esir
gemisine bindirilerek İstanbul’a getirilir ve bir konağa satılır. Bu konak
artık, küçük Dilber’in yeni zindanıdır.. Sami Paşazade, 1888’de yayınlanan
Sergüzeşt romanında, o yıllarda rağbet gören “esaret” konusunu işlemiş ve
esaretin insanlık dışı olduğunu gözler önüne sermiştir. Roman, alınıp satılan,
oradan oraya sürüklenip horlanan bir genç kızla onu ezen, hakir gören zengin
tabaka arasındaki çelişkiler üzerine kurgulanır.
Kafkasya’dan getirilen dokuz yaşında bir kız çocuğu olan Dilber, cariye olarak
bir eve satılır. Evin çok merhametsiz hanımı ile ondan daha aşağı kalmayan
Teravet isimli zenci bir halayıktan çok eziyet çeker, çok erken kalkmaya,
yaşıyla uygun olmayan ağır ev işleri görmeye mecbur kalır. Nihayet efendisi
memur olarak dışarı gideceği için yol parasını bulmak üzere Dilber de lüzumsuz
bazı ev eşyasıyla beraber tekrar satılır. Dilber’i satın alan esircinin evinde
büsbütün başka bir hayat başlar: Ud çalmak, şarkı söylemek öğretilir. Birkaç yıl
süren bu maddi rahat içinde Dilber büyümüş, güzelleşmiş ve değeri de artmıştır.
Tekrar Asaf Paşa isminde zengin birine 150 liraya satılır. Asaf Paşa’nın
konağında maddi rahatın en iyisini bulur. Terbiyesine devam ederler, hatta
Fransızca, bile öğrenmeye başlar. Fakat öyle bir muamele görür ki içinde insanı
inciten bir şey vardır. Hanımı “bu mahlûku” adam yerine koymaz. Hanımında,
mensup olduğu topluluktan geçen fena bir aşağı görme duygusu vardır. Genç oğlu
bir müddet sonra Dilber’i sever, fakat çok azametli olan annesi oğlunun bir
halayık parçasıyla meşgul olmasına tahammül edemeyerek kızı tekrar satılığa
çıkarır ve bu sefer kız zengin bir Mısırlıya satılarak onunla Mısır’a gider.
Dilber’in bu kayboluşu Celâl Bey’i deli eder. Kız da Mısır’da kendisine gönül
veren bir harem ağasının yardımıyla kaçarken canını mukadder olan esaretten
kurtarmak için kendini Nil nehrine atar.

MUALLİM NACİ (1850 –1893)
Eski şiirin temsilcisi olarak ün yapmasına rağmen Batılı şiir tarzında da
başarılı örnekler vermiştir. Dili, sade, yalın olarak ve başaralı bir biçimde
kullanır. Şiir kitapları Ateş-pâre,
Şerare,
Sümbüle ve Fûruzan'dır.
Eski edebiyat ile Yeni edebiyat mücadelelerinde, eski edebiyat taraftarlarının
lideri durumundadır. Tercüman-ı Hakikat gazetesinde edebiyat sayfasını yönetmesi
görüşlerinin edebiyat dünyasında ilgi çekmesini sağladı. Başka gazetelerde de
çalıştı. Galatasaray Lisesi ve Mekteb-i Hukuk'ta edebiyat öğretmeni olarak görev
yaptı. Yaşadığı dönemde, Recaizade Ekrem ekolüne karşı klasik edebiyatı savundu.
Aruzu ustalıkla kullandı. Servet-i Fünûncuları etkiledi. Şiirinin yanında
edebiyat tarihi ve sözlük çalışmalarıyla da ilgi çekti. 1893 yılında öldü.
Yeni edebiyatın önderi durumunda olan Recâizade M. Ekrem ile kafiye anlayışı
yüzünden çıkan uzun süren tartışmaları vardır. Recâizade’nin Zemzeme’lerine
karşılık Demdeme’leri yazmıştır.
Istılahat-ı Edebiye
adlı eseri, edebi bilgileri içerir.
Ömer’in Çocukluğu
isimli hatıra türünde eseri ve Lügat-ı Naci isimli sözlüğü vardır.
|