SERVET-İ FÜNÛN EDEBİYATI

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI
(EDEBİYAT-I CEDİDE)
(1896 – 1901)
Servet-i Fünun, daha önce Ahmet İhsan tarafından çıkarılan bir fen dergisidir.
Recaizade, 1895 sonlarında derginin başına Tevfik Fikret’i getirir.
Tanzimat’la
birlikte başlayan edebiyatı Avrupa ruhu ve tekniği içinde yenileştirme hareketi,
1896-1901 yılları arasında, Servet-i Fünun dergisi etrafında, Recaizade
önderliğinde toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmıştır.
Bu nesli
Ali Ekrem, Cenap Şahabettin,
Süleyman Nazif, Mehmet Rauf,
Tevfik Fikret,
Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet,
Faik Ali,
Celâl Sahir, Hüseyin Suat
oluşturur. Sonradan Halit Ziya da bu gruba katılmıştır.
Dönem, 2.
Abdülhamit’in istibdat dönemidir. Dönemin bu özelliği sebebiyle edebiyatçılar
içe dönük davranmış, kişisel konuları, içliliği, aşkı, karamsarlığı, hayal
kırıklığını, tabiat güzelliklerini, melânkoliyi ve üzüntüyü işlemişler;
toplumsal sorunlara değinmemişlerdir. Adeta yüksek zümre edebiyatı gibidir.
Bunda Recaizade’nin büyük etkisi vardır.
Servet-i Fünuncu ve
Edebiyat-ı Cedideciler denilen grup, Fransız edebiyatının özelliklerini büyük
ölçüde Türk edebiyatına adapte etmeye çalışmışlardır. Fransız realizmi örnek
alınmıştır.
Tanzimat
döneminde başlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsurları ayıklayarak sade
Türkçe'ye geçiş hareketi bu devirde durmuş, Arapça ve Farsça kelimelere yeniden
itibar edilmeye başlanmıştır.
Tanzimatçıların birinci dönem sanatçıları, sanat toplum içindir prensibini
benimserken, Servet-i Fünuncular ise Tanzimat’ın ikinci dönemindeki gibi sanat
sanat içindir prensibi ile hareket etmişlerdir.
Topluluğun
üslûbu süslü ve sanatlı; ruh ve ifade tarzı ise Avrupai'dir.
Şiirde aruz vezni
kullanılmakla birlikte, nazım şekillerinde ve konularda büyük yenilikler
yapılmıştır. Nazmı nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu
bütünlüğünü esas almışlardır. Bir cümle birkaç dizede/beyitte tamamlanabilir.
Fransız
şiirinden alınan sone ve terza-rima gibi şekiller ve serbest müstezat çokça
kullanılmıştır.
Kafiyede kulak
kafiyesi benimsenmiştir.
Romanda ve hikâyede
batılı anlamda başarılı örnekler verilmiştir.
Romanda tahlile
ve teferruata yer verilmiş, modern kısa hikayenin ilk örnekleri bu dönemde
şekillenmiştir.
Roman ve hikâyede olaylar
ve kişiler tamamen İstanbul'a, seçkin tabakaya aittir.
Romanda
realizmden, şiirde parnasizm ve sembolizmden etkilenmişlerdir.
Bu dönemde
gazetenin yerini dergiler almıştır: Servet-i Fünun, Malûmat, Mektep, Mütalâa,
Hazine-i Fünun, Resimli Gazete...
Şiir, roman,
hikâye, tiyatro, tenkit ve hatırat türlerinde başarılı eserler veren Servet-i
Fünun temsilcilerinin en tanınmışları,
Şiirde Tevfik
Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif;
Roman ve
hikâyede Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet
Müftüoğlu'dur.
Servet-i
Fünun edebiyatına katılmayarak gene batılı anlayışla eserler verenler arasında
Ahmet Rasim hatırat türü ile, Hüseyin Rahmi Gürpınar İstanbul'u anlatan
romanları ile yeni Türk edebiyatını desteklemişlerdir.
Servet-i
Fünun dergisinin 1901’de kapatılmasıyla topluluk da dağılır.

BATI EDEBİYATINDAN ALINAN NAZIM ŞEKİLLERİ
TERZA RİMA
Terza Rima
üçer mısralık bentlerle kurulan bir şiir türü. Bent sayısı belirsizdir. Tek bir
mısra ile sona erer. Kafiye şeması şöyledir: aba bcb cdc ded e.
İlk olarak
İtalyan edebiyatında görüldü. Dante İlahi Komedya’sını bu nazım şekliyle yazdı.
Edebiyatımızda terza rima’yı Tevfik Fikret, Şehrâyîn adlı tek şiirinde
denemiştir. 1908’den sonra pek kullanılmamıştır. Bu biçimde yazılmış kısa
şiirlerin son mısrasının kuvvetli olmasına dikkat edilir.
SONE
Kısa şiir,
türkü anlamlarına gelmektedir. İki dörtlük ile iki üçlükten oluşan, özel bir
uyak düzeni olan nazım biriminin adıdır. Dize sayısı ve dize kümelenişi
değişmez. Bu nazım biçimi, bizim edebiyatımıza Servet-i Fünun döneminde
katılmıştır. Servet-i Fünun şairlerinden Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin bu
türün örneklerini vermişlerdir.
Uyak
düzeni: abba ,abba, ccd, ede.
Servet-i Fünun sanatçıları:
TEVFİK FİKRET (1867 – 1912)

Servet-i Fünun’un
şiir alanında en önemli temsilcisi ve kurucusu sayılmıştır. Şiirde eski nazım
biçimlerini değiştirmiş (serbest müstezat) veya Batı nazım şekillerini (sone ve
terza rima) kullanmıştır. Kişisel konularda yazdığı şiirlerinin yanında, tabiat
tasvirlerini içine alan günlük yaşam ve toplumla ilgili konulardaki şiirleri de
önemlidir.
Parnasizmin etkisinde kalmıştır.
Şiirlerinde yabancı kelime ve tamlamalara oldukça fazla yer vermiştir.
Aruzu Türkçe’ye
başarıyla uygulamıştır. Dili ilk döneminde oldukça ağırdır. Beyit bütünlüğünü
kırmış, şiiri düzyazıya yaklaştırmıştır.
Sanatının
son dönemlerinde bütün dinlere cephe alır ve düşman olur. Bunun sebebi dinlerin
insanları birbirine düşürdüğü, hürriyete engel olduğu fikridir. Kutsal değerlere
karşı çıkar.
ESERLERİ
Rübab-ı Şikeste
(1900-1984)
Haluk’un Defteri
(1911-1984)
Rübabın Cevabı
(1911-1945)
Tarih-i Kadim (1905)
Son Şiirler (1952. Yay. Haz.
Cevdet Kudret)
Çocuklar
için hece vezniyle yazdığı şiirlerini Şermin (1914-1983)
adlı kitapta toplamıştır.


RÜBAB-I ŞİKESTE
Rübab - ı
Şikeste, ağırlıklı olarak Tevfik Fikret'in kurucularından biri olduğu Edebiyat -
ı Cedide (Yeni Yazın), öteki adıyla Servet - i Fünun döneminin ürünlerini içeren
kitabıdır. Şair bu döneminin şiirlerinde, daha çok aşk, acıma, doğa gibi
konuların yanı sıra kendi içine kapalı yaşam görüşünün çağrıştırdığı düşünceleri
işler. Gerek içerikleri, gerekse şiir dili, biçimi, anlatımı ve güzelduyusu
bakımından çağının şiir anlayışını ve şairlerini büyük ölçüde etkileyen,
kimileri daha sonra yöneleceği toplumsal muhalefetin tohumlarını da taşıyan bu
şiirler. Türk şiirinin çağdaşlaşmasında öncü ürünler olmuş; bu nedenle de
Fikret, Cenab Şahabeddin'le birlikte, Edebiyat-ı Cedide döneminin kurucusu
sayılmıştır.

CENAP ŞEHABETTİN (1870 –1934)
Asıl mesleği
doktorluk olan Cenap Şehabettin , Servet-i Fünun edebiyatının Tevfik Fikret’ten
sonra gelen en önemli şairidir. İhtisas için gönderildiği Paris’te, tıptan çok
şiirle ilgilenmiş ve Fransız sembolistlerini tanımıştır.
Servet-i Fünun‘un benimsediği
sanat için sanat görüşüyle yalnız kişisel konularda aşk ve tabiat temalarından
yararlanmış, özellikle duygulu şiirler yazmıştır.
Cenap Şehabettin,
şiirlerinde aruza ve ahenge önem verdiği gibi gibi duygu ve hayallerini
anlatırken seçkin kelimelere, bunlarla yapılmış yeni tamlamalara da özenmiştir.
Cenap
Şehabettin, Servet-i Fünun’un nesir alanında en ünlü yazarlarından sayılır.
Nazım
biçimi olarak serbest müstezatı kullanmıştır. Şiirlerindeki karamsar duyguların
müziği halinde olan “iç ahenk”, onda sembolizmin etkileri olduğunu gösterir.
ESERLERİ
ŞİİR:
Tâmât
(1887)
Seçme
Şiirleri (1934, ölümünden sonra)
Bütün
Şiirleri (1984, ölümünden sonra)
TİYATRO:
Körebe
(1917)
DÜZYAZI:
Hac
Yolunda (1909)
Evrak-ı
Eyyam (1915)
Afak-ı
Irak (1917)
Nesr-i
Harp, Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918)
Avrupa
Mektupları (1919)
Vilyam
Şekispiyer(1932)

Tiryaki Sözleri
“…Servet-i
Fünun edebiyatının üç büyük temsilcisinden biri olan Cenab Şahabeddin, 1918'de
yayınladığı Nesr-i Sulh ve Tiryaki Sözleri adını verdiği kitabında ince bir
düşünce mahsulü olan 361 tane seçme söze de yer vermişti. Aradan çok uzun yıllar
geçtikten sonra, üzerinde çok durulabilecek bu sözlerin aslında 1816 tane
olduğunu, merhum Reyan Erben'in kütüphanesinde Cenab'ın kendi el yazısıyla
müstakil bir defter halinde bulunduğunu, birtakım araştırmalardan sonra fark
etmiştim. Bunun üzerine ünlü yazarın bu sözlerini, bilim alemince meçhul
kalmaması için 1978'de Erben ile birlikte neşretmiştik. Ne yazık ki o baskı çok
büyük yanlışlarla dolu olarak çıktı. Şimdi İnkılap Kitabevi'nin himmetiyle titiz
bir şekilde basılan "Tiryaki Sözleri"nin Cenab'ın ruhunu şad edeceğine
inanıyorum.” (F. Köprülü)
Tiryaki Sözleri’nden örnekler:
Kartalın
beğenmediğini kargalar kapışır.
Meşe
gölgesinde filizlenen yosunlar, çok kez kendilerini meşe fidanı sanırlar.

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL (1866-1945)

Halit Ziya, edebiyatımızda Avrupai anlamda ilk romanları yazan
yazarımızdır. Servet-i Fünun döneminde roman ve hikâye türünün en önemli
ismidir. Eserlerinde realizmin tesiri vardır.
Mai ve Siyah
romanındaki Ahmet Cemil tipi Servet-i Fünun sanatçısını temsil eder. Ruh
tahlillerine önem verir. Kahramanları yaşadıkları çevreye uygun olarak anlatır.
Romanlarında yalnız İstanbul’u anlatan sanatçı, hikayelerinde Anadolu ve köy
hayatına, kasabalardaki yaşayışa yer vererek İstanbul dışına çıkmıştır.
Uşaklıgil
Edebiyat-ı Cedide'nin sanat anlayışı doğrultusunda yeni bir dil yaratmaya çaba
göstermiştir. Osmanlıca'da bile kullanılmayan Farsça ve Arapça sözcükler
bularak, Türkçe'de olmayan kurallarla tamlamalar yaparak konuşulan dilden çok
ayrı, süslü ve yapay bir sanat dili oluşturmuştur. Ama Aşk-ı Memnu'yu yazdıktan
sonra dil konusundaki görüşleri değişmiş, Edebiyat-ı Cedide'nin yarattığı dili
aşırı süslü, ağdalı ve yapay bulduğu için Kırık Hayatlar'ı yalın bir dille
yazmaya karar vermiştir. Daha sonraki yıllarda romanlarının yeni baskıları
yapılırken de bunların dilini bir ölçüde yalınlaştırmak gereğini duymuştur. Son
romanı Kırık Hayatlar, 1901'de Servet-i Fünun'da tefrika edilirken, sansürün
karışması yüzünden yarıda kalmış, ancak 1923'te yeniden yayımlanmıştır.
Uşaklıgil romana yazdığı önsözde, Kırık Hayatlar'ın daha önceki romanları gibi
"hülya" ve "süs"e dayanmadığını, tam tersine yalnızca yaşamı ve gerçekleri
yansıttığını belirtmiştir.
Başlıca Eserleri:
Roman: Nemide, 1889; Bir
Ölünün Defteri, 1889; Ferdi ve Şürekâsı, 1894; Mai ve Siyah, 1897; Aşk-ı Memnu,
1900; Kırık Hayatlar, 1923
Öykü: Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888; Bir İzdivacın Tarih-i
Muaşakası, 1888; Heyhat, 1894; Solgun Demet, 1901; Sepette Bulunmuş, 1920; Bir
Hikâye-i Sevda, 1922; Hepsinden Acı, 1934; Onu Beklerken, 1935; Aşka Dair, 1936;
İhtiyar Dost. 1939; Kadın Pençesinde, 1939; İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950
Oyun: Kabus, 1918. Anı: Kırk Yıl, 1936; Sara ve Ötesi, 1942; Bir Acı
Hikâye, 1942
Şiir: Mensur Şiirler, 1889. Deneme: Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955


KIRIK HAYATLAR / Halit Ziya Uşaklıgil
Evine ve
ailesine bağlı bir doktordur, Ömer Behiç. Zamanın kibar geçinen bozuk
ailelerinden birinin küçük kızı Neyir, doktoru kötü yola düşürür. Karısı ile bu
suç arasında safdilâne boğuşan bu doktor, nihayet çocuklardan birinin ölümünü
kendisi için manevi bir hatırlatma ve uyandırma vesilesi sayarak bu suçluluk
bağını koparmayı başarır.

AŞK-I MEMNU / Halit
Ziya Uşaklıgil
Kırk beş yaşında olan Adnan Bey’in kendi yaşına yakın bir bayan olan
Bihter’le evlilik yapmasıyla işlediği hatanın hikâyesi Aşk-ı Memnu’nun
konusudur. Adnan Bey’in yeni evlendiği genç ve güzel karısı Bihter, İstanbul’un
meşhur simalarından Firdevs Hanım’ın kızıdır ve Adnan Bey’e sırf zenginliğinin
hatırı için verilmiştir. Fakat bu zenginlik onun ihtiyaçlarını gidermez. Sürekli
Adnan Bey’in yalısında bulunan Behlül isimli genç ve macera arayan bir yeğen vardır;
bu yeğen, yengesinin kalbinde “memnu (yasak) bir aşk” uyandırır. Fakat Behlül
bundan çabuk bıkarak gene eski hayatına döner, bu maceracı hayattan da bıkınca
Adnan Bey’in kızı olan Nihal’i sever, onunla evlenmek üzere hazırlanırken
Bihter’in, aşkını müdafaa için aldığı vaziyet üzerine bu macera duyulur. Bihter
intihar eder, Behlûl kaçar; Nihal de, eskisi gibi babasıyla mesut olmaya
çalışır.


MAİ VE SİYAH/ Halit Ziya Uşaklıgil
Orta halli bir
aileden olan Ahmet, mülkiyede okumakta iken
babasını kaybeder.
Annesine ve kızkardeşi İkbal’e bakabilmek için çalışmaya mecbur olur. Geceleri
zengin çocuklarına özel dersler verir.
Ayrıca
kitapçılara basit piyasa romanları çevirerek para kazanmaya başlar.
Fakat
Ahmet Cemil, çok iyi yetişmiş, edebi hevesleri ve mavi hülyaları olan bir
gençtir. Hazırlanmakta olduğu büyük eserini bitirince sonsuz şöhrete ulaşacak,
Mülkiye’den arkadaşı Hüseyin
Nazmi’nin yeni yetişkin kız kardeşi Lamia ile evlenecek servet sahibi olarak
mutlu hayata kavuşacaktır.
(o, bütün bu güzel şeyleri mavi, mehtaplı bir gecede Tepebaşı’nda Haliç’e
bakarak hayal etmiştir )
Nitekim
okulu bitirince memurluk istemeyip bir
gazetede çalışmaya devam eder. Kız kardeşi İkbal’i matbaanın sahibi Vehbi Bey’e
verir, kendisi yeni makineler alarak
bu adama ortak olur .
Ama çok
geçmeden şairin hayalleri birer birer yıkılmaya başlar. Kötü ruhlu olan Vehbi
Bey, İkbal’e çok eziyet verir. Hatta onu döverek ölümüne sebep olur. Kendisi
matbaadaki hissesini geri almadığı gibi
bir gün kızıp Vehbi Beyi dövmesi üzerine işten atılır.
O
kadar emel bağladığı ‘büyük eseri ‘umulan rağbeti
görmez. Eski edebiyata bağlı olanlar, onu küstürürler .
Üstelik çok sevdiği ve
aşkını bile itiraf edemediği Lamia , bir subayla nişanlanmıştır.
Genç
Ahmet Cemil bütün umutlarını yitirmiş, azmini tüketmiştir. Eserini yıkar ve
artık İstanbul’da durmak istemez .
Yemen’de bir ilçe kaymakamlığı isteyerek, karanlık siyah gecede annesiyle
birlikte İstanbul’u terk ederler.

MEHMET RAUF (1874-1931):
Servet-i
Fünun romanının ikinci büyük ismidir. Roman, hikaye ve tiyatro türünde eserler
vermiştir. Eserlerinde romantik duygular, hayaller ve romantik aşkları
işlemiştir. Eserlerinde sosyal hayata pek yer vermez.
Psikolojik
tahlillere büyük önem verir ve ruh tahlillerinde oldukça başarılıdır.
En önemli
eseri Eylül’dür. Eylül edebiyatımızda ilk psikolojik roman olarak kabul edilir.
Yasak aşkı konu alan romanın şahıs kadrosu dardır. Psikolojik tahliller yönünden
çok başarılıdır.
Başlıca Eserleri
Roman:
Eylül
(1901-1946)
Genç Kız
Kalbi (1914-1946)
Karanfil
ve Yasemin (1924)
Son Yıldız
(1927)
Kan
Damlası (1928)
Halas
(1929)
Öykü:
İhtizar
(1909)
Son Emel
(1913)
Bir Aşkın
Tarihi (1915)
İlk Temas,
İlk Zevk (1922)
Eski Aşk
Geceleri (1927)
Oyun:
Ferdi ve
Şürekası (1909)
Cidal
(1911)
Sansar
(1920)
Düzyazı:
Siyah
İnciler

Eylül/
Mehmet Rauf
Romanın
kahramanları Suat ve Süreyya evliliklerinin üzerinden beş yıl geçmesine rağmen
Süreyya'nın ailesiyle birlikte oturmaktadırlar. Fakat evin havası, artık
Süreyya'ya da Suat'a da sıkıcı gelmektedir. Süreyya, bir an önce bu evden
ayrılıp, denize bakan sakin bir evde yaşamanın, en azından yazı orada geçirmenin
hayalini kurmaktadır. Suat da iyice sıradanlaşan evliliklerini tekrar
canlandırmak için bir değişikliğe ihtiyaçları olduğuna inanmakla birlikte, yine
de halinden pek yakınmaz. Fakat, kısa bir süre sonra Süreyya'nın hayali
gerçekleşir ve Suat'ın, babasından aldığı para sayesinde Boğaziçi'nde bir yalı
kiralarlar. Bu sevince , akrabalarından olan Necip’i ortak ederler. Necip,
Suat’ı vefa, kadınlık, şefkat bakımlarından çok takdir ederken, bir gün bu
takdirin derin aşka dönüştüğünün farkına varır. Nihayet Necip’in büyük bir
ümitsizlik içinde itiraf ettiği bu
aşkın Suat’ın ruhunda uyandırdığı endişeler, azaplar inceden inceye tahlil ve
tasvir edilmiştir. Bu itiraf üzerine bir çıkmaza giren olay, Suat’la Necip’in
bir yangından ölmeleriyle biter. Türk Edebiyatının ilk psikolojik romanı olan
"Eylül," diğer Servet-i Fünun romanlarının aksine dil estetiği ve ifade
ahengini, hayatın gerçekliğine tekabül edecek yalın bir dilde bulur.

HÜSEYİN CAHİT YALÇIN (1874-1957)
Hikaye ve
romanlarında gözleme yer veren; ancak tasvir ve tahlillerinde derinleşemeyen
realist bir yazarımızdır. Dili oldukça sade ve anlatımı özenti ve süsten
uzaktır.
Eski
edebiyata karşı Batı edebiyatını savunur. Hikaye, roman, eleştiri yazarı ve
gazeteci olarak tanınmıştır.
ESERLERİ: Nadide, Kavgalarım
(roman), Hayal İçinde, Hayat-ı Muhayyel, Hayat-ı Hakikiyye Sahneleri, Niçin
Aldatırlarmış(hikaye), Edebi Hatıralar, Siyasal Anılar(hatırat), Talat Paşa
(biyografi)

|
TOPLULUK
DIŞINDAKİ SANATÇILAR
|
HÜSEYİN
RAHMİ GÜRPINAR (1864- 1944)
Edebiyatımızda natüralizmin temsilcisidir. Ahmet Mithat geleneğini sürdürür.
Dili sadedir. Eserlerindeki kahramanları çevrelerinin diliyle konuşturur.
Taklitlere yer verir.
Sokağı
edebiyata getiren sanatçı olarak nitelendirir. Eserlerinde İstanbul’un iç
mahallelerindeki hayat tarzını
hikâye ve karikatürize eder. Gözleme ve çevre tasvirlerine büyük önem verir.
Romanlarının bir özelliği de sosyal tenkide yer vermesidir. Bu tenkit mizahi
yolla yapılır. Romanları roman tekniği yönüyle kusurludur. Romanda sık sık
olayla ilgisi olmayan gereksiz bilgiler yer alır. Bazen de kendisi olaylara
karışır, olayın akışına müdahale eder.
Eserlerinden bazıları şunlardır:
Şık, Kuyruklu Yıldız Altında Bir
İzdivaç, Şıpsevdi, Tesadüf,
Mürebbiye, Gulyabani,
Cadı, Kesik Baş,
Kadınlar Vaizi, Tünelden Çıkış,
Deli Filozof vb.


ŞIPSEVDİ/ Hüseyin Rahmi Gürpınar
Pehlev-izâde Meftun Bey okumak için
gittiği Paris’te yıllarca kalır, okumaz. Fransa dönüşü, Erenköyü’ndeki babadan
kalma köşkünde alafranga bir hayat sürmek hevesine kapılır.
Köşk komşusu Kalışçılar Kethüdası Kasım Efendi çok zengin, fakat çok cimri, aynı
zamanda çok bağnaz bir adamdır. Sürmek istediği hayatı uygulayabilmek için çok
paraya ihtiyacı olan Meftun, Kasım Efendi’nin görgüsüz ve bağnaz kazı Edibe ile
evlenmeği tasarlar. Bu evlenmeye Kasım Efendi’nin razı olmayacağını bildiği
için, cimri adamı para ile avlamayı kurar ve kendisine, Şark Demiryolları
Piyangosu’ndan on beş bin liralık büyük ikramiyenin kendisine çıktığı
söylentisini yayar. Kasım Efendi beş yüz lira ağırlık alarak kızını verir.
Meftun’un kız kardeşi Lebibe’yi de Kasım Efendi’nin oğlu Mahir alır. Cimri
ihtiyar, kızının da oğlunun da bakımını Meftun’un üstün bırakır. Boğazına kadar
borca giren Meftun, kayınbiraderi Mahir’i kandırarak ona, Kasım Efendinin
mühürüne ve kasasındaki altı yüz para ile Balıkpazarı’ndaki bir hanın senedini
çaldırtır; iki bin lira borç
karşılığında hanı ipotek eder.Kasım Efendi işi öğrenince, Meftun’u zorlayarak
kızını boşatır. Oğlunu da reddeder.
Mahir, sevdiği kadının hıyanetini
öğrenince, kendini öldürür. Meftun Paris’e kaçar. Edibe babasının yanına gider,
fakat kocasından aldığı alafrangalık ruhunun etkisiyle, eve gizlice erkek almağa
başlar, bunu öğrenen Kasım Efendi felç olur.
Meftun, Kasım Efendi’den kalacak servete konabilmek için eski karısıyla yeniden
evlenmeyi düşünmekte ve İstanbul’a dönebilmek için Kasım Efendi’nin ölümünü
beklemektedir…
MÜREBBİYE / Hüseyin
Rahmi Gürpınar
Osmanlı
dönemini ve o zamanki yalı ve aile hayatını gözler önüne seren kitaplardandır.
Dehri
Efendi, altmış beş, yetmiş yaşlarında zengin biridir. Ölen karısından biri kız
diğeri erkek iki; odalığından da gene biri kız diğeri oğlan iki küçük çocuğu
vardır. Bu iki küçük çocuk için, Anjel isminde Paris’ten İstanbul’a gelmiş
ahlâkı düşük bir ecnebi kadını mürebbiye olarak alır. Kadın yalıda, Dehri
Efendinin büyük oğlu Şemi’yi, Dehri Efendi’nin on sekiz yirmi yaş küçüğü olan
“Amca Beyi”, Dehri Efendi’nin kızı Melahât’ın kocası Sadri’yi “paralarından
yararlanmak için” baştan çıkarır ve bu üçünü de yalı içinde büyük bir ustalıkla
idareye muvaffak olur. Sonunda, kıskançlığı fena halde ayaklanan Şem’i bir gece
amcasıyla eniştesinin plânları ile
mürebbiyenin odasına hücum eder ve öldürmek için aradığı rakibini bulmak için
açtığı bir dolapta babasıyla karşı karşıya gelir…
ŞIK
/ Hüseyin Rahmi Gürpınar
Doğuştan
aptal denecek kadar saf olan Şatırzade Şöhret Bey alafrangalığa özenir. Madam
Potiş isminde ahlâk bakımından düşkün bir kadına rastlar. Onunla birkaç gün daha
yaşayabilmek için “İstanbul’da bir eşi daha bulunmaz cerbezede ve kadınlarca eli
bayraklı tabir edilen derecenin pek üstünde edepsiz bir kadın olan” annesinin
küpelerini çalıp satar ve metresiyle bir lokantada yemek yemeğe giderken
yanlarına modaya uygun olmak için bir de köpek alırlar. Köpek, başlarına türlü
belâ getirir: Sokakta öteki sokak köpekleri bunlara hücum eder, iki sarhoş
Ermeni külhanbeyi kendi şiveleriyle bunun hakkında iddiaya girişip kavgaya
başlarlar. Gittikleri lokantayı köpek altüst eder. Şöhret bey cebindeki bütün
para ile bu ziyanı ödemek mecburiyetinde kalır. Madam Potiş’i de eskiden
tanıdığı bir serseri götürür. Geceleyin Madam Potiş’in kiracı olduğu eve gidip
onu arayan Şöhret’in başına bir çuval kömür tozu dökerler. Bu halde dolaşırken
arkadaşı Maşuk Bey’e rastlayarak onun evindeki
eğlenceye gider. Orada da şıklık ve alafrangalık merakını gülünç bir
şekilde dışarı vuracak hareketlerde,
münakaşalarda bulunur; Fransızca uydurma manzumeler okur kan zayıflığının
sülükle tedavisi hakkında uydurma nazariyelerden dem vurur. Anlattığı
saçmalıklardan sonra kapı dışarı edilirken arkadaşlarının bazı kıymetli
eşyalarıyla paralarını da alır. Bir iki gün sonra da Tepebaşı bahçesinde gene
gülünç bazı sahnelerden sonra polisin eline düşer…
MEHMET AKİF ERSOY (1873 – 1936)
İstiklal Marşı’nı yazdığı için milli şairimiz de diyebiliriz. Kaynağı İslâm dini
olan, imani şiirleri ve manzum hikâyeleri ile tanınır. Türk şiirine gerçek
realizmi getirmiştir.
Şiirlerinde, aruzu Türkçe’ye başarıyla uygulamıştır ve bu vezni Türk aruzu
haline getirmiştir. Nazmı nesre yaklaştırmıştır.
Şiirlerinde yalnız dini konuları
işlemekle kalmamış, savaş sonrası toplum hayatının çöküntülerini ve
ızdıraplarını anlatmıştır. Toplumun kurtuluşunun dine sarılmakla olacağını
savunmuş ve ahlaki, didaktik şiirler yazmıştır. Dini lirizm, şiirinin
özelliğidir. Çanakkale Şehitleri, bunun en güzel örneğidir. Büyük bir tasvir ve
hikâye etme yeteneğine sahiptir.
Canlı
tablolar çizer. Konularını günlük olaylardan alır, yoksullara karşı acıma hissi
duyar. Manzum hikayelerinde toplum hayatını sergiler. Hasta,
Küfe,
Meyhane, Seyfi Baba,
Hasır,
Mahalle Kahvesi bu türde yazdığı şiirlerdir.

Safahat
Temel
eseri "Safahat" 7 kitaptan oluşur. Birinci kitap olan 1911 tarihli "Safahat"ta, Osmanlı toplumunun meşrutiyet yıllarındaki durumu
anlatılır. "Süleymaniye Kürsüsünde"
isimli 1912 tarihli ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarının halkla ilişkisi dile
getirilir. 1913 tarihli "Hakkın Sesleri"
adlı bölümde, eski dinsel-didaktik Türk yapıtlarında olduğu gibi her şiirin
başında bir ayet yer alır. Bu ayetler günün siyasal ve toplumsal olaylarının
yorumuna ışık tutar. 1914 tarihli ve "Fatih
Kürsüsünde" adlı dördüncü bölümde, yeni kuşaklara çalışma ve mücadele ruhu
kazandırmak isteyen düşünceler yer alır. 1917 tarihli "Hatıralar"
bölümünde 1'inci Dünya Savaşı sırasında yazılmış şiirler bulunur. Her birinin
başına bir hadis konulan bu şiirlerde "İslam
Birliği" ülküsü vurgulanır. 1924 tarihli "Asım"
ismindeki 6'ncı bölümde 1'inci Dünya Savaşı günlerinden tablolar çizilir. 1933
tarihli 7'nci bölüm olan "Gölgeler"de
dinsel konulu şiirler ve dörtlükler yer alır.

AHMET RASİM (1865-1932)
Şiir ve
hikaye kitapları, okul kitapları, tarih ve bilim konularında çeşitli eserler
yazan Ahmet Rasim’in asıl değeri, renkli, canlı bir anlatımla çocukluk, ilk-orta
öğrenim ve basın hayatını, İstanbul’un günlük hayatını yansıtan
fıkra,
makale ve
anılarında görülür. Çeşitli konularda yazılmış yüze yakın eseri
vardır. Fıkralarını; “Şehir Mektupları,
Eşkal-i Zaman ve
Gülüp Ağladıklarım adlı kitaplarında
toplamıştır. “Gecelerim” ve “Falaka”
isimli anı türünde kitapları vardır. “İlk
Büyük Muharrirlerden Şinasi” isimli bir monografisi vardır.

Şehir
Mektupları
Çoğunluğu 1897-1899 yılları arasında
kaleme alınmış fıkra-sohbet-deneme karışımı bu mektuplar Ahmet Rasim'e yazar
kişiliğini kazandırmıştır. da ilk örneğini oluşturmuştur.
|