MİLLİ EDEBİYAT AKIMI (1911 - 1923)
Milli
Edebiyat akımı, 1911 yılında Selanik’te çıkarılmaya başlanan Genç Kalemler
dergisi etrafında toplanan genç sanatçılar oluşturur. Bu yıllarda devlet siyasi
yönden çöküntü içindedir. Bu dönemde memleketi kurtarmak için ortaya çıkmış olan
Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojilerinden, Türkçülük fikrini
seçerek, bunun savunuculuğunu yaptılar. Milli edebiyatçıların Türkçülüğü çeşitli
alanlarda görülür.
Bundan
sonra İstanbul’da birbirini izleyen milliyetçe derneklerle “Türk Derneği”, “Türk
Yurdu”, “Türk Ocağı” adını taşıyan dergiler bu akımın kültür ve edebiyat
alanlarında birer yayın organı oldular.
Milli Edebiyat akımı,
Birinci Dünya Savaşı yıllarında güçlenip taraftar toplayarak, hemen her türde
birçok eserlerin yazılmasına yol açmıştır.
Milli Edebiyat akımının özellikleri şunlardır:
* Eserlerinde milli
konulara yönelmişler, savaşların
(Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı) insanlarımız üzerindeki etkisini ve
çöküntüsünü işlemişlerdir. Yerli ve milli konulara yer vererek Anadolu hayatını
yansıtmışlardır.
* Dilde sadeleşme
düşüncesini savunmuşlar ve bunu eserlerinde uygulamışlardır. Dili diğer dillerin
etkisi altında kurtarmaya çalışmışlar, Türkçe karşılıkları olan Arapça, Farsça
kelime ve tamlamaların kullanılmasına karşı çıkmışlardır. Yazı dilinde İstanbul
Türkçesinin esas alınmasını ileri sürmüşler, süslü, sanatlı ve özentili
söyleyişten kaçınmışlardır.
* Halk şiirinin nazım
şekillerini kullanarak, gerçek şiirimizin halk şiiri, milli veznimizin hece
vezni olduğunu ileri sürmüşlerdir.
* Bu dönem sanatçılarının
bir kısmı şiirlerinde şahsi duyguları işlerken bir kısmı da şiiri Türkçülük
görüşünü yaymak için kullanmıştır.
* Milli Edebiyatın hikaye
ve nesir alanında yazarı Ömer Seyfettin’dir.
* Manzumeleri ve
düşünceleriyle ona yön veren Ziya Gökalp; tarih ve edebiyat tarihi alanındaki
temsilcisi de Fuat Köprülü’dür.
Milli
Edebiyat akımının gelişmesinde bir nokta ilginçtir. Başlangıçta Genç Kalemler’in
görüşlerine karşı çıkan kimi Fecr-i Aticiler çok geçmeden bu akımı benimsemekle
kalmazlar, olumlu bileşimlere varılmasını da sağlarlar. İki önemli konuda
birleşmektedirler çünkü: Dil tutumu ve konu seçimi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Genç Kalemler’in Fecr-i Ati’cilere karşı genel bir saldırıyı başlattıklarına
değindikten sonra bu konuda şunları söyler: "Oysa, biz, tam bunların
istediklerini yapmakta olduğumuz kanatinde idik. Nitekim, hepimiz değilse bile,
Refik Halit’le ben hikayelerimizi gittikçe sadeleşen bir Türkçe ile yazmakta ve
hikayelerin konularını İstanbul şehrinin dar ve kozmopolit çevresine inhisar
ettirmeyip bütün memleket hayatından almakta idik (...). Gerek Refik Halit’in
gerek benim üslubum daima sadeliğe doğru gelişmekte idi ve bir gün gelecek, Genç
Kalemler dergisinde Yeni Lisan denilen ağdasız ve temiz Türkçe’nin en munis
örneklerini vermek - en az o derginin başyazarı Ömer Seyfettin kadar - bize
nasip olacaktı ve yine günün birinde, bu cereyanın en büyük önderi Ziya Gökalp,
eski edebiyatçıların da bulunduğu ber mecliste, kendisine: "Üstadım,
lisanımızdan Farisi ve Arabi kaidelerine göre yapılan terkipleri çıkarıp atalım,
mütalaasında bulunuyorsunuz. Fakat, şimdiye kadar genç ediplerimiz arasında bu
şekilde yazı yazmaya kim muvaffak olabilmiştir? sualini soran Cenap
Şahabettin’e, parmağının ucuyla beni göstererek: ’İşte bu!’ diyecekti."
* Bu akamın başlıca
temsilcileri şunlardır: Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Yakup
Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar,
Fuat Köprülü.

ZİYA
GÖKALP (1876 – 1924)
Türkçülük
cereyanının fikir alanında ileri gelen ismidir. Bu akımı bir sisteme bağlayan
fikir adamı ve bu sistemi eserlerinde işleyen bir sanatçı olarak karşımıza
çıkar. Eserleriyle “Türk milliyetçiliği”nin sınırlarını belirlemiştir. Milli
edebiyatın fikir yönüyle temellerini oluşturmuştur. Türk milletinin, dil,
edebiyat, din ve ahlâk yönüyle aynı kültürle yetişmiş kişilerden oluştuğuna
inanır. Turancılık idealinin savunucusudur. Onun Türkçülüğü dil, edebiyat, din,
iktisat, siyaset ve güzel sanatlar alanındadır.
Edebiyatı,
görüşlerini yaymada bir araç olarak kullanmıştır. Eserlerinde asıl amaç sanat
değildir. Şiir ve nesir alanında eserleri vardır. Nesir alanında,
destan,
makale ve masallar
yazmıştır.
Eserlerini
halkın anlayabileceği şekilde sade dille yazmıştır. Türk dilinin milli temeller
üzerinde geliştirilmesi konusunda büyük çaba sarf etmiştir. Türkçe karşılıkları
olan Arapça, Farsça sözcük ve tamlamaların atılmasını, halk diline yerleşmiş
olanların da Türkçeleşmiş Türkçe olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Ona göre milli vezin hece veznidir.
Şiir
kitapları; Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altın Işık fikir sahasındaki eserleri ve
nesirleri; Türk Töresi, Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak, Türkçülüğün
Esasları, Malta Mektupları, Türk Medeniyeti Tarihi, ...

Türkçülüğün Esasları
XX. yüzyılın başında
Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımları birbirleriyle savaşım içindedir.
Batıcılar, Batılı değerleri kabul etmiş uluslararası bir Osmanlı toplumu;
ulusçuluğu reddeden İslamcılar, ümmetçi ilkelere dayalı bir toplum yapısı
önerirken; Türkçüler, ulusal devlet anlayışını savunuyorlardı. İşte Gökalp'in
Türkçülüğün Esasları kitabındaki yazıları, bu akımlara karşı ulus ve ulusal
devlet görüşünün bir savunusudur.

MEHMET
EMİN YURDAKUL (1869-1944)
Türk
edebiyatında milliyetçilik akımının şiirdeki ilk temsilcisi sayılan Mehmet Emin
Yurdakul, sade Türkçe ve hece ölçüsüyle toplum konularında manzumeler yazmıştır.
Nazım şekilleri yönünden yeni olmayı benimsemiş hece sayısı bakımından uzun
ölçüleri kullandığı için söyleyişte nesre yaklaşmıştır.
Şiirlerinde halkçılık ve
milliyetçilik düşüncesi hakimdir. Şahsi duygulara ve tabiata yer vermez. Şiiri
büyük halk kitlesine mal etmeye çalışmıştır.
Şiir kitapları:
Türkçe Şiirler, Tan Sesleri, Turan’a Doğru, Ey Türk Uyan, Türk Sazı, Ordu’nun
Destanı.

FUAT KÖPRÜLÜ (1890 – 1966)
Önceleri Fecr-i Âti topluluğunda bulunmuş olan Fuat Köprülü, tarih ve
edebiyat alanında ‘Batılı görüşe’ sahip ilk bilginimiz sayılır. Bir çok yabancı
üniversite, akademi ve cemiyetlerde kendisine üyelik ve fahri doktorluk
verilmiştir. İstanbul ve Ankara üniversitelerinde profesörlük yapmıştır.
Türk Edebiyatı Tarihinde
Usül, Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar gibi
eserleri mevcuttur.
Bunlardan başka edebiyat
tarihi çalışmaları arasında; İlk Mutasavvıflar, Divan Edebiyatı Antolojisi adlı
eserler önemlidir.

ÖMER
SEYFETTİN
Son devir
Türk hikâyeciliğinin en büyük yazarlarından biri olan Ömer Seyfettin Yeni Lisan
hareketinin savunucularındandır.
Ömer Seyfettin ününü ve
okunurluğunu günümüzde bile sürdürebilecek bir hikâye geliştirir. Hikâyeleri
realisttir. Konularını gerçek hayattan alır. Amacı toplum hayatındaki aksak
yönleri ortaya çıkarmak ve milli şuuru kuvvetlendirmektir.
Hikâyelerinin bazılarında
sosyal hayattaki gülünçlükleri karikatürize eder. Asıl önemi hikâyeleri destani
özelliklere sahip olanlardır. Hikâyelerindeki önemli konulardan biri de
“kahramanlık” tır. Türk Milletine
Balkanlarda yapılan zulümleri bildiği için hikayelerinde bu konuya sık sık
yer verir. Çocukluk anıları da hikâyelerindeki önemli konulardan biridir.
Hikâyelerinde kişilerin
psikolojilerine, ruh tahlillerine önem vermez. Olaylar arasında güçlü bağlar
kurar. Dili sade, süsten ve özentiden uzaktır.
Hikâyeleri : İlk Düşen Ak,
Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, Asilzadeler, Bahar ve Kelebekler, Beyaz Lale
, Diyet , Kaşağı, Yalnız Efe, Nadan....
Efruz Bey adlı bir de
romanı vardır.

Kaşağı
Ömer ve
kardeşi Hasan, çocukluklarını büyük bir çiftlikte geçirmişlerdi. Küçük Ömer ve
Hasan, en çok atlarla oynamayı, özellikle de onları tımar etmeyi seviyorlardı.
Bunun için İstanbul’dan özel getirtilen KAŞAĞI’yı kullanıyorlardı.
Ama bir gün Küçük Ömer, çocukluk heyecanıyla KAŞAĞI’yı kırar ve suçu
kardeşi Hasan’a atar. Babası bu olaydan sonra Hasan’a çok kızar ve ona:
-Yalancı, der…
Hasan, bu olaydan sonra
içine kapanır ve bir gün hastalanır. İşte o zaman Ömer için zor günler başlar.

Efruz Bey
Küçük bir kalem dairesinde
görev yapan Ahmet Bey, kendisini olduğundan daha asil ve saygın göstermeye
çalışan, abartılı tavırlarıyla dikkat çeken bir devlet memurudur.
Meşrutiyet’in ilan edildiği sabah, coşkulu bir sevinçle dairesine gelir.
Fakat hadiseyi saltanat idaresinin oyunu sanarak, Hürriyet coşkusuna katılmayan
arkadaşlarının duyarsızlığına çok şaşırır.
Müthiş ve yüksek sesli
sloganlarıyla herkesi bir anda coşturur. Kimse ne olduğunu bilmeden gittikçe
kalabalıklaşan bu topluluğa ayak uydurur. Ahmet Bey, bir anda Hürriyet kahramanı
oluvermiştir. Öyle ki sıradan olarak gördüğü Ahmet isminin bile kahramanlığını
taşıyamadığını düşünür ve adını “ışık saçan” anlamına gelen “Efruz” ile
değiştirir.
Daha birçok abartılı
olaylar yaşanır. Sokaklar, caddeler Efruz Beyin konuşmaları için dolar, taşar.
Ta ki gerçek İttihat ve Terakki Cemiyeti dairelerine çağırana kadar...

YAKUP
KADRİ KARAOSMANOĞLU (1889-1974)
Hikâye, roman,
deneme, makale ve anı türlerinde eserler veren Yakup Kadri, Fecr-i Âti
topluluğunda bulunmuş ve topluluğun dağılmasından sonra Milli edebiyat akımında
yer almıştır. Fecr-i Âti topluluğunda bulunduğu müddetçe bu topluluğun
özelliklerini benimsemiş ve ferdiyetçi sanat anlayışına sahip olmuştur.
Eserlerinde sağlam bir gözlemcilik ve kuvvetli bir realizm görülür. Eserleri
teknik olarak mükemmeldir. Karakterleri başarıyla canlandırır. İlk eserlerinde
mistik hava sezilir. 1916’dan sonra yurt gerçeklerini ve milli duyguları işleyen
hikâyeler yazmıştır.
Romanlarında işlediği
belli başlı konular Türk toplumunun yaşayışı ve problemleridir. Toplumdaki
bunalımları, problemleri, aydın- halk çatışmasını dile getirmiştir.
Tanzimat’tan Cumhuriyete
kadar olan dönemde Türk toplumundaki değişiklikleri işlemiştir.
İlk romanı olan
Kiralık Konak'ta toplumumuzda Batılılaşma ile birlikte kuşaklar
arasında meydana gelen düşünce, duygu ve dünya görüşü ayrılıklarını, toplumsal
çözülüş kavramını temel alarak, bir konağın dağılışı etrafında verir. Satılığa
çıkarılan konağın, bu değişimle farklı yerlere savrulmuş bazı kişileri,
Tanzimat'tan Meşrutiyet'e uzanan bir kopuş süreci içinde, İstanbulun giyen,
ölçülü ve namuslu kişiler olmaktan çıkıp, sırtlarına geçirdikleri
redingotlarıyla romancının deyişiyle "riyakar, yarı uşak ve adi" bir kuşağın
temsilcisi haline gelirler.
Bir Sürgün’de:
II Abdulhamit’e karşı Paris’e kaçan Jön Türkler.
Nur Baba’da;
tekkelerin toplumda sebep olduğu
yıkıntılar,
Hüküm Gecesi’nde;
II Meşrutilet’ten sonraki parti kavgaları,
Sodom ve Gomore’de
; İstanbul’un işgali sırasındaki bozgunculuk anlatılır.
Yaban’da
; İstiklâl Savaşında Anadolu köylerinden biri tasvir edilir.
Ankara’da;
yeni kurulan Ankara’nın durumu anlatılır.
Panaroma’da
ise inkılaplarla birlikte politika ,
toplum ve kültür hayatımız çizilir.
Başlıca hikâyeleri:
Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri’dir.
Erenlerin Bağından
ve Okun Ucundan’da ise mensur
şiirleri yer alır.
Vatan Yolunda,
Zoraki Diplomat,
Gençlik
ve Edebiyat Hatıraları adlı anı türünde eserler vardır.

KİRALIK KONAK /
Yakup Kadri
Naim Efendi
Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş, nâzırlığa kadar yükselmiş bir tiptir. Kızı,
damadı ve torunlarıyla birlikte yaşamaktadır. Damadı, bir kazasker
ailesi çocuğu olduğu halde korkunç bir tepkiyle aşırı derecede garp
hayatını taklide çalışır, çocuklarını bu süratte yetiştirir. Kızı Seniha
Edebiyat-ı Cedide kitaplarını okuyan, o edebi cereyanın vücuda getirdiği bir
tiptir. 1908’den evvelki hayatın sıkılığı bir dereceye kadar Seniha’yı baskı
altında bulundururken bu tarihten sonra hayatta başlayan serbestlik onu bazı
maceralara sürüklemiştir. Hasretini çektiği Avrupaya kaçmış , oradan dönüşünde,
o hayatın bir taklidini yaşamaya başlamıştır.


YABAN/ Yakup Kadri
Millî Mücadele sırasında
Orta Anadolu’da bir köy. Tanzimat aydınının sosyo-psikolojik özelliklerinin
uzantılarını taşıyan Ahmet Celal. Kendini kurtarıcı olarak gören, halkı eğitmeyi
(ya da adam etmeyi) görev edinmiş, kafasında yarattığı gerçekle yaşanan gerçeğin
çatışması sonucu “yaban”laşan tipik aydın.
Ahmet Celâl, bir paşa
oğludur. Yedeksubay olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda bir kolunu
kaybetmiştir. Daha otuz beş yaşına basmadan her şeyin bittiğini; aşkın, arzunun,
umut ve tutkunun sönüp gittiğini kendi içinde duymuştur. İstanbul’a
İngiliz’lerin girmesi üzerine, emireri Mehmet Ali’nin çağrısına uyarak, onun
Orta-Anadolu’da Porsuk çayı kıyısındaki köyüne gidip yerleşir. Köylü için Ahmet
Celâl yabandır. Köylü kızı Emine’yi sevmeye başlar; oysa Emine, Mehmet Ali’nin
kardeşi İsmail’in karısıdır. Köye Yunan ordusu girer. Ahmet Celâl, Emine ile
birlikte, bu toptan öldürme çemberinden sıyrılıp kaçmak ister. Yaralanırlar.
Geceyi bir mezarlıkta geçirirler. Sabahleyin yola çıkacaklardır; fakat Emine
kımıldamayacak kadar ağır yaralıdır. Ahmet Celâl onu bırakır ve bilinmeyen bir
yöne doğru gider.

NUR BABA/ Yakup Kadri
Vaktiyle
toplumumuzdaki en önemli kültür müesseselerinden biri olan Bektaşi tekkelerinin
İmparatorluğun son zamanlarındaki bozuluşu Nur Baba’da gözler önüne serilir.
Dionysos törenlerinin benzeri “zevk ve sefahat sanatının, buse ve aşk ilminin”
Bektaşi “Ayin-i Cem”lerinde tasviri vardır bu eserde.
Nur
Baba, bir Bektaşi şeyhidir. Kara sakalı, güzel sesli, zevk ve şehvet düşkünü bir
adamdır. Gözlerinde ve sesinde kadınları büyüleyen bir güç vardır. Çıkarlarıyla
zevklerini birleştirmesini bilmektedir. Tekkeye düşen zengin ve güzel kadın
müritler onun elinden servetlerini ve kendilerini kurtaramaz olurlar. Nur Baba,
ilkin, ölen şeyhin karısı Celile Bacı ile evlenerek tekkeye şeyh olur; sonra
Ziba Hanımefendi’nin servetini tüketir; daha sonra Nigar’ı ele geçirir. Nigâr,
Nur Baba uğrunda kocasını, çocuklarını, toplum içindeki yerini bırakır, bütün
servetini de tekkeye verir. Yaşanan düzensiz hayat yüzünden birkaç yıl içinde
Nigâr da yıpranır; Nur Baba bir gün onu da bırakır ve Süheylâ adında genç bir
kızla evlenir.


REŞAT NURİ GÜNTEKİN (1892 – 1956 )
Ününü “Çalıkuşu” romanıyla
kazanan Reşat Nuri, Milli edebiyat akımından etkilenen sanatçılardandır.
Çalıkuşu romanının asıl konusu romantik aşktır. Feride adında genç bir
öğretmenin Anadolu köylerinde karşılaştığı zorluklar ve köylerdeki insanların
yaşayışları anlatılır.
Eserlerinde, yanlış
Batılılaşma anlayışının, batıl inançları, yurdun çeşitli yerlerindeki hayat
sahnelerini işlemiştir. Anadolu'’un yerli hayatını ve kişilerin başarılı bir
şekilde yansıtmıştır.
Roman, hikâye ve gezi
yazısı türünde eserleri vardır. Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan
realizm ve canlı bir uslüp vardır. Kahramanları genellikle tek boyutludur. Ruh
tahlillerinde başarılıdır. Eserlerinde konuşma dili hakimdir.
Başlıca romanları:
Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe,
Gizli El, Acımak, Eske Hastalık, Yaprak Dökümü, Akşam Güneşi, Damga, Miskinler
Teknesi, Bir Kadın Düşmanı.
Hikâye kitapları:
Tanrı Misafiri, Sönmüş
Yıldızlar, Eski Ahbap, Boyunduruk.
Gezi yazıları:
Anadolu Notları
Tiyatro eserleri:
Hançer, Eski Borç,
Gözdağı, Balıkesir Muhasebecisi, Taş Parçası, İstiklâl....

ÇALIKUŞU / Reşat Nuri Güntekin
Feride, bir
subayın kızıdır. Küçük yaşta annesi ve babası ölür. Teyzesinin korumasıyla,
“Notre Dame de Sion” Fransız yatılı okulunda okur. Çok haşarı olduğu için,
okulda ona “Çalıkuşu” adını takarlar. Yaz tatillerini teyzesinin Kozyatağı’ndaki
köşkünde geçirir. Teyzesinin oğlu Kâmuran, yakışıklı, sarışın bir delikanlıdır.
Zamanla birbirlerini sever, nişanlanırlar. Feride, düğün günü, çarşaflı bir
kadının getirdiği mektuptan, Kâmuran’ın İsviçre’de iken Münevver adında hasta
bir kızla ilişkisi olduğunu, Kamuran’ın ona evlenme vaadinde bulunduğunu
öğrenir. Her şeyi yüzüstü bırakıp kaçar. Öğretmenlik yaparak, Anadolu’nun
Zeyniler köyü, Bursa, Çanakkale, İzmir, Kuşadası gibi çeşitli köy, kasaba ve
şehirlerinde dolaşır. Güzelliği başına dert açar, her gittiği yerde karşısına
bir erkek çıkar, dedikodular olur: Bursa’da bir musiki öğretmeni, Çanakkale’de
bir kurmay subay, vb...Zeyniler köyünde iken tanıştığı ihtiyar doktor Hayrullah
Bey’le Kuşadası’nda ikinci kez karşılaşır. Babacan bir adam olan Hayrullah Bey,
Feride’yi kızı gibi korur; halkın dedikodusu üzerine, dış görünüşü kurtarmak
için, onunla kâğıt üzerinde evlenir; fakat aralarındaki ilişki bir baba-kız
ilişkisidir.
Feride, öğretmenliğe
başlayınca bir “günlük” tutmuş bütün bu maceralı hayatı defterine günü gününe
yazmıştır. Hayrullah Bey bu defteri bulur, okur ve saklar. Hastalanınca,
Feride’ye kendisinin ölümünden sonra ara sıra teyzesinin yanına gitmesini ve
verdiği kapalı bir zarfı Kâmuran’a teslim etmesini vasiyet eder. Hayrullah
Bey’in ölümünden sonra, Feride vasiyeti yerine getirir, kısa bir süre için
teyzesinin yanına gider, zarfı Kâmuran’a verir. Zarfın içinde Hayrullah Bey’in
bir mektubu ile Feride’nin “günlük”ü vardır. Hayrullah Bey, Kâmuran’a yazdığı
mektupta, Feride’yi bir daha bırakmamasını salık vermektedir. Kâmuran, mektubu
ve defteri gece sabaha kadar okur, her şeyi okur, her şeyi öğrenir, ertesi gün
yola çıkacak olan Feride’yi bir daha bırakmaz, ikisi evlenirler.

YAPRAK
DÖKÜMÜ/ Reşat Nuri Güntekin
Ali Rıza Bey namuslu bir
memurdur. İşinden çıkarılmıştır. Fikret, Neclâ, Leylâ adında üç kızı; Şevket
adında bir oğlu vardır. Şevket bir bankada memurdur. Evin bütün yükü onun
üstündedir. Üstelik bir de Ferhunde adlı daktilocu bir kız ile evlenmiştir.
Leylâ, Neclâ ve Ferhunde modern hayat ve eğlence düşkünüdürler. Haftada iki gece
evde toplantı yapılmaktadır. Şevket bütün bu masrafları karşılamak zorundadır.
Evin gidişini beğenmeyen
Fikret, Adapazarı’nda yaşlı ve birkaç çocuklu dul bir adamla evlenir; böylece,
ağacın yapraklarından biri düşer. Şevket, bankadan aldığı paraları ödeyemeyerek
bir buçuk yıl hapse mahkum olur; böylece, ağacın ikinci yaprağı da düşer. Şevket
hapiste iken karısı kaçar, ağacın bir yaprağı daha düşmüş olur. Neclâ, kendini
zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir, Suriye’ye gidince eşinin birkaç
hanımının olduğunu görür, böylelikle, ağacın dördüncü yaprağı da düşer. Leylâ
kötü yola sapar; Ali Rıza Bey, kızını evden kovar; son yaprak da böylece düşer.
Leylâ bir avukatla yaşar.
Annesi de onunla birlikte oturmaktadır. Ali Rıza Beye hafif bir inme iner.
Hastaneye yatar. Leylâ, bir gün Ali Rıza Bey’i hastaneden alır, kendi oturduğu
lüks apartmana götürür. Ali Rıza Bey artık Leylâ’nın yanında yaşamaktadır,
sıkıldığı zaman onu araba ile gezmeğe çıkarmaktadırlar. Yalnız, ara sıra, eski
kahve arkadaşları ile göz göze gelmesi onu üzmektedir.


Abdülhamit devrinde,
Sinekli bakkal mahallesinin imamının kızı Emine, aynı mahallede bakkallık yapan
karagözcü ve ortaoyuncu Tevfik ile, babası istemediği halde, evlenir. Tevfik,
ortaoyununda “zenne” (kadın) rolüne çıktığı için “kız Tevfik” diye anılmaktadır.
İmam çok bağnaz bir adamdır. Onun eğitim ile yetişmiş bulunan Emine kocasıyla
geçinemeyerek yine babasının evine döner. Tevfik, İstanbul’un ünlü bir sanatçısı
olur. Bir gün oyunda karısının taklidini yaptığı için İstanbul’dan sürülür.
Emine’nin Tevfik’ten bir kızı olur., adını Rabia koyarlar. İmam, Rabia’yı
din eğitimi ile yetiştirir, hâfız yapar. Rabia Abdülhamit’in Zaptiye
Nâzırı Selim Paşa ile karısı Sabiha Hanım tarafından korunmaktadır. Olağanüstü
güzel bir sesi olan kıza, aynı konağa gidip gelen mevlevi şeypi Vehbi Dede
alaturka musiki dersi verir. Paşa’nın oğlu Hilmi’ye piyano dersi vermek için
konağa gelip giden İtalyalı piyanist Peregrini, kızın sesine hayran olur. Ünü
bütün İstanbul’u tutan Rabia, Kuran ve Mevlit okumak için cami cami dolaşmakta
ve bütün kazancını İmam’a vermektedir. Günün birinde kızın babası Tevfik
sürgünden döner, Sineklibakkal’daki eski bakkal dükkanını yeniden açar. Rabia da
dedesinden ayrılır, babasıyla oturmaya başlar. Kızın sanatına hayran olan Vehbi
Dede ve Peregrini, Tevfik’in evine gidip gelmeye başlarlar. Rabia, Kuran’ı, hele
Mevlit’i öylesine üstün bir sanatla okumaktadır ki, Doğu musikisinde âdeta bir
çığır açmıştır. Bu yıllarda Türkiye’de “Genç Türkler”, Abdülhamit’in istibdadını
kaldırmak için gizli gizli çalışmaktadırlar. Ortaoyununda zenne rolüne çıkan
Tevfik, bir gün kadın kılığına girip, “Genç Türkler”in Avrupa’dan gelen
ihtilâlci gazetelerini Fransız postanesinden alırken yakalanır. İş meydana
çıkınca , Hilmi ile Tevfik Şam’a, ötekiler de Yemen’e ve Fizan’a sürülür.
Babasının oyun arkadaşı bir cüce ile yalnız kalan Rabia’yı sevmeye başlayan
Peregrini, o günlerde ölen annesinden kalan serveti alarak İstanbul’a yerleşir.
Müslüman olur, Osman adını alır ve Rabia ile evlenir. Bu yıllarda imam da ölür;
Rabia kendi çevresinden ayrılmak istemez, İmam’dan kalan eve yerleşirler.
Abdülhamit’e tam bir görev duygusuyla bağlı bulunan ve padişah aleyhinde
çalışanlara türlü işkenceler ettirmekten çekinmeyen Selim Paşa, kendi oğlunu da
sürdükten sonra, yavaş yavaş değişmeye başlar. Babalık ve insanlık duyguları
uyanır, görevinden ayrılır. 1908’de Meşrutiyet ilân edilence Tevfik sürgünden
döner; Rabia’nın bir çocuğu olmuştur; Sinekli bakkal’da yine eski mutlu hayat
başlar.
İzmir’in işgali sırasında
kocası ve çocuğu Yunanlılar tarafından öldürülen Ayşe, bir İtalyan ailenin
yanına sığınarak, İstanbul’a,
akrabası Peyami’nin yanına gider. Ulusal coşku içinde çalkanan İstanbul’da
protesto mitingleri yapılmaktadır. Ayşe, Peyami ve Peyaminin arkadaşı Binbaşı
İhsan, Kuvâ-yı Milliye’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçerler. Peyami ile İhsan,
hastabakıcılık yapan hemşire Ayşe’yi içten içe sevmeye başlamışlardır. Bu aşk,
her ikisi için de bir “ateşten gömlek” olmuştur. Anası babası Yunanlılar
tarafından öldürülen köylü kızı Kezban da, karşılık görmeyen bir aşkla İhsan’ı
sevmekte ve Ayşe’yi kıskanmaktadır. Savaşta İhsan ile hemşire
Ayşe ölür; bacaklarından ve başından yaralanan Peyami de, Ankara’da
Cebeci hastanesinde ölür.
Handan, kolej okumuş
ayrıca özel derslerle yetişmiş bir kızdır. Ders aldığı Nâzım, II. Abdülhamit
istibdadına karşı içinde bağımsızlık ve meşrutiyet istekleri besleyen ülkücü bir
adamdır. Düşünce ve mücadele arkadaşı olabileceğini umduğu Handan’la evlenmek
ister. Handan, kendisini aşktan başka maksatlarla isteyen Nâzım’ı reddeder;
Hüsnü Paşa adında birisiyle evlenir. Bir Jurnal üzerine tutuklanan Nâzım,
hapishanede Handan’a iki mektup yazıp sonra da kendini öldürür. Hüsnü Paşa,
zengin bir adamdır. Handan’la evlenişi bile, sırf onun maddi varlığını beğendiği
içindir. Karı koca Avrupa’da yaşamaktadırlar. Handan’ın derin duyarlılığı,
zekası , kocasını tekeli altına almak isteyişi Hüsnü Paşa’yı sıkmaya
başlamıştır. Paşa, karısıyla her gün
kavga çıkartmakta, ona hakaret etmekte, artık eve bile uğramamaktadır. Handan,
mağrur olduğu için, her şeye rağmen kocasına sadık kalmaktadır. Sonunda beyin
hummasına yakalanır, bütün belleğini kaybeder. İşte o zaman , bilinçaltındaki
bir sevgi- kendini göstermeğe başlar. Belleği yerine gelince, Refik
Cemal’e karşı duyduğu aşkıyla, çok sevdiği yeğeni Neriman’a ve onun iki çocuğuna
karşı olan görevi arasında çırpınır, türlü yürek acıları içinde ölüme kadar
sürüklenir.