MİLLİ EDEBİYAT



  

 

 

     

MİLLİ EDEBİYAT AKIMI (1911 -  1923)

 

      Milli Edebiyat akımı, 1911 yılında Selanik’te çıkarılmaya başlanan Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan genç sanatçılar oluşturur. Bu yıllarda devlet siyasi yönden çöküntü içindedir. Bu dönemde memleketi kurtarmak için ortaya çıkmış olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojilerinden, Türkçülük fikrini seçerek, bunun savunuculuğunu yaptılar. Milli edebiyatçıların Türkçülüğü çeşitli alanlarda görülür.

      Bundan sonra İstanbul’da birbirini izleyen milliyetçe derneklerle “Türk Derneği”, “Türk Yurdu”, “Türk Ocağı” adını taşıyan dergiler bu akımın kültür ve edebiyat alanlarında birer yayın organı oldular.

Milli Edebiyat akımı, Birinci Dünya Savaşı yıllarında güçlenip taraftar toplayarak, hemen her türde birçok eserlerin yazılmasına yol açmıştır.

 

Milli Edebiyat akımının özellikleri şunlardır:

 

* Eserlerinde milli konulara yönelmişler, savaşların  (Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı) insanlarımız üzerindeki etkisini ve çöküntüsünü işlemişlerdir. Yerli ve milli konulara yer vererek Anadolu hayatını yansıtmışlardır.

* Dilde sadeleşme düşüncesini savunmuşlar ve bunu eserlerinde uygulamışlardır. Dili diğer dillerin etkisi altında kurtarmaya çalışmışlar, Türkçe karşılıkları olan Arapça, Farsça kelime ve tamlamaların kullanılmasına karşı çıkmışlardır. Yazı dilinde İstanbul Türkçesinin esas alınmasını ileri sürmüşler, süslü, sanatlı ve özentili söyleyişten kaçınmışlardır.

* Halk şiirinin nazım şekillerini kullanarak, gerçek şiirimizin halk şiiri, milli veznimizin hece vezni olduğunu ileri sürmüşlerdir.

* Bu dönem sanatçılarının bir kısmı şiirlerinde şahsi duyguları işlerken bir kısmı da şiiri Türkçülük görüşünü yaymak için kullanmıştır.

* Milli Edebiyatın hikaye ve nesir alanında yazarı Ömer Seyfettin’dir.

* Manzumeleri ve düşünceleriyle ona yön veren Ziya Gökalp; tarih ve edebiyat tarihi alanındaki temsilcisi de Fuat Köprülü’dür.

 

 

       Milli Edebiyat akımının gelişmesinde bir nokta ilginçtir. Başlangıçta Genç Kalemler’in görüşlerine karşı çıkan kimi Fecr-i Aticiler çok geçmeden bu akımı benimsemekle kalmazlar, olumlu bileşimlere varılmasını da sağlarlar. İki önemli konuda birleşmektedirler çünkü: Dil tutumu ve konu seçimi. Yakup Kadri Karaosmanoğlu Genç Kalemler’in Fecr-i Ati’cilere karşı genel bir saldırıyı başlattıklarına değindikten sonra bu konuda şunları söyler: "Oysa, biz, tam bunların istediklerini yapmakta olduğumuz kanatinde idik. Nitekim, hepimiz değilse bile, Refik Halit’le ben hikayelerimizi gittikçe sadeleşen bir Türkçe ile yazmakta ve hikayelerin konularını İstanbul şehrinin dar ve kozmopolit çevresine inhisar ettirmeyip bütün memleket hayatından almakta idik (...). Gerek Refik Halit’in gerek benim üslubum daima sadeliğe doğru gelişmekte idi ve bir gün gelecek, Genç Kalemler dergisinde Yeni Lisan denilen ağdasız ve temiz Türkçe’nin en munis örneklerini vermek - en az o derginin başyazarı Ömer Seyfettin kadar - bize nasip olacaktı ve yine günün birinde, bu cereyanın en büyük önderi Ziya Gökalp, eski edebiyatçıların da bulunduğu ber mecliste, kendisine: "Üstadım, lisanımızdan Farisi ve Arabi kaidelerine göre yapılan terkipleri çıkarıp atalım, mütalaasında bulunuyorsunuz. Fakat, şimdiye kadar genç ediplerimiz arasında bu şekilde yazı yazmaya kim muvaffak olabilmiştir? sualini soran Cenap Şahabettin’e, parmağının ucuyla beni göstererek: ’İşte bu!’ diyecekti."

 

 

* Bu akamın başlıca temsilcileri şunlardır: Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Fuat Köprülü.

 

 

 

ZİYA GÖKALP (1876 – 1924)

 

      Türkçülük cereyanının fikir alanında ileri gelen ismidir. Bu akımı bir sisteme bağlayan fikir adamı ve bu sistemi eserlerinde işleyen bir sanatçı olarak karşımıza çıkar. Eserleriyle “Türk milliyetçiliği”nin sınırlarını belirlemiştir. Milli edebiyatın fikir yönüyle temellerini oluşturmuştur. Türk milletinin, dil, edebiyat, din ve ahlâk yönüyle aynı kültürle yetişmiş kişilerden oluştuğuna inanır. Turancılık idealinin savunucusudur. Onun Türkçülüğü dil, edebiyat, din, iktisat, siyaset ve güzel sanatlar alanındadır.

     Edebiyatı, görüşlerini yaymada bir araç olarak kullanmıştır. Eserlerinde asıl amaç sanat değildir. Şiir ve nesir alanında eserleri vardır. Nesir alanında, destan, makale ve masallar yazmıştır.

      Eserlerini halkın anlayabileceği şekilde sade dille yazmıştır. Türk dilinin milli temeller üzerinde geliştirilmesi konusunda büyük çaba sarf etmiştir. Türkçe karşılıkları olan Arapça, Farsça sözcük ve tamlamaların atılmasını, halk diline yerleşmiş olanların da Türkçeleşmiş Türkçe olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ona göre milli vezin hece veznidir.

      Şiir kitapları; Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altın Işık fikir sahasındaki eserleri ve nesirleri; Türk Töresi, Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak, Türkçülüğün Esasları, Malta Mektupları, Türk Medeniyeti Tarihi, ...

 

Türkçülüğün Esasları

 

XX. yüzyılın başında Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük akımları birbirleriyle savaşım içindedir. Batıcılar, Batılı değerleri kabul etmiş uluslararası bir Osmanlı toplumu; ulusçuluğu reddeden İslamcılar, ümmetçi ilkelere dayalı bir toplum yapısı önerirken; Türkçüler, ulusal devlet anlayışını savunuyorlardı. İşte Gökalp'in Türkçülüğün Esasları kitabındaki yazıları, bu akımlara karşı ulus ve ulusal devlet görüşünün bir savunusudur.

 

 

 

 

 

MEHMET EMİN YURDAKUL (1869-1944)

 

      Türk edebiyatında milliyetçilik akımının şiirdeki ilk temsilcisi sayılan Mehmet Emin Yurdakul, sade Türkçe ve hece ölçüsüyle toplum konularında manzumeler yazmıştır. Nazım şekilleri yönünden yeni olmayı benimsemiş hece sayısı bakımından uzun ölçüleri kullandığı için söyleyişte nesre yaklaşmıştır.

Şiirlerinde halkçılık ve milliyetçilik düşüncesi hakimdir. Şahsi duygulara ve tabiata yer vermez. Şiiri büyük halk kitlesine mal etmeye çalışmıştır.

 

Şiir kitapları: Türkçe Şiirler, Tan Sesleri, Turan’a Doğru, Ey Türk Uyan, Türk Sazı, Ordu’nun Destanı.

 

 

 

 

FUAT KÖPRÜLÜ (1890 – 1966)

 

      Önceleri Fecr-i Âti topluluğunda bulunmuş olan Fuat Köprülü, tarih ve edebiyat alanında ‘Batılı görüşe’ sahip ilk bilginimiz sayılır. Bir çok yabancı üniversite, akademi ve cemiyetlerde kendisine üyelik ve fahri doktorluk verilmiştir. İstanbul ve Ankara üniversitelerinde profesörlük yapmıştır.

Türk Edebiyatı Tarihinde Usül, Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar gibi eserleri mevcuttur.

Bunlardan başka edebiyat tarihi çalışmaları arasında; İlk Mutasavvıflar, Divan Edebiyatı Antolojisi adlı eserler önemlidir.

 

 

ÖMER SEYFETTİN

 

      Son devir Türk hikâyeciliğinin en büyük yazarlarından biri olan Ömer Seyfettin Yeni Lisan hareketinin savunucularındandır.

Ömer Seyfettin ününü ve okunurluğunu günümüzde bile sürdürebilecek bir hikâye geliştirir. Hikâyeleri realisttir. Konularını gerçek hayattan alır. Amacı toplum hayatındaki aksak yönleri ortaya çıkarmak ve milli şuuru kuvvetlendirmektir.

Hikâyelerinin bazılarında sosyal hayattaki gülünçlükleri karikatürize eder. Asıl önemi hikâyeleri destani özelliklere sahip olanlardır. Hikâyelerindeki önemli konulardan biri de “kahramanlık” tır. Türk Milletine  Balkanlarda yapılan zulümleri bildiği için hikayelerinde bu konuya sık sık  yer verir. Çocukluk anıları da hikâyelerindeki önemli konulardan biridir.

Hikâyelerinde kişilerin psikolojilerine, ruh tahlillerine önem vermez. Olaylar arasında güçlü bağlar kurar. Dili sade, süsten ve özentiden uzaktır.

Hikâyeleri : İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, Asilzadeler, Bahar ve Kelebekler, Beyaz Lale , Diyet , Kaşağı, Yalnız Efe, Nadan....

Efruz Bey adlı bir de romanı vardır.

 

 

      Kaşağı

      Ömer ve kardeşi Hasan, çocukluklarını büyük bir çiftlikte geçirmişlerdi. Küçük Ömer ve Hasan, en çok atlarla oynamayı, özellikle de onları tımar etmeyi seviyorlardı. Bunun için İstanbul’dan özel getirtilen KAŞAĞI’yı kullanıyorlardı.  Ama bir gün Küçük Ömer, çocukluk heyecanıyla KAŞAĞI’yı kırar ve suçu kardeşi Hasan’a atar. Babası bu olaydan sonra Hasan’a çok kızar ve ona:

-Yalancı, der…

Hasan, bu olaydan sonra içine kapanır ve bir gün hastalanır. İşte o zaman Ömer için zor günler başlar.

 

 

 

 

Efruz Bey

 

Küçük bir kalem dairesinde görev yapan Ahmet Bey, kendisini olduğundan daha asil ve saygın göstermeye çalışan, abartılı tavırlarıyla dikkat çeken bir devlet memurudur.  Meşrutiyet’in ilan edildiği sabah, coşkulu bir sevinçle dairesine gelir. Fakat hadiseyi saltanat idaresinin oyunu sanarak, Hürriyet coşkusuna katılmayan arkadaşlarının duyarsızlığına çok şaşırır.

 

Müthiş ve yüksek sesli sloganlarıyla herkesi bir anda coşturur. Kimse ne olduğunu bilmeden gittikçe kalabalıklaşan bu topluluğa ayak uydurur. Ahmet Bey, bir anda Hürriyet kahramanı oluvermiştir. Öyle ki sıradan olarak gördüğü Ahmet isminin bile kahramanlığını taşıyamadığını düşünür ve adını “ışık saçan” anlamına gelen “Efruz” ile değiştirir.

 

Daha birçok abartılı olaylar yaşanır. Sokaklar, caddeler Efruz Beyin konuşmaları için dolar, taşar. Ta ki gerçek İttihat ve Terakki Cemiyeti dairelerine çağırana kadar...

 

 

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU (1889-1974)

 

     Hikâye, roman, deneme, makale ve anı türlerinde eserler veren Yakup Kadri, Fecr-i Âti topluluğunda bulunmuş ve topluluğun dağılmasından sonra Milli edebiyat akımında yer almıştır. Fecr-i Âti topluluğunda bulunduğu müddetçe bu topluluğun özelliklerini benimsemiş ve ferdiyetçi sanat anlayışına sahip olmuştur.

       Eserlerinde sağlam bir gözlemcilik ve kuvvetli bir realizm görülür. Eserleri teknik olarak mükemmeldir. Karakterleri başarıyla canlandırır. İlk eserlerinde mistik hava sezilir. 1916’dan sonra yurt gerçeklerini ve milli duyguları işleyen hikâyeler yazmıştır.

Romanlarında işlediği belli başlı konular Türk toplumunun yaşayışı ve problemleridir. Toplumdaki bunalımları, problemleri, aydın- halk çatışmasını dile getirmiştir.

    Tanzimat’tan Cumhuriyete kadar olan dönemde Türk toplumundaki değişiklikleri işlemiştir.

İlk romanı olan Kiralık Konak'ta toplumumuzda Batılılaşma ile birlikte kuşaklar arasında meydana gelen düşünce, duygu ve dünya görüşü ayrılıklarını, toplumsal çözülüş kavramını temel alarak, bir konağın dağılışı etrafında verir. Satılığa çıkarılan konağın, bu değişimle farklı yerlere savrulmuş bazı kişileri, Tanzimat'tan Meşrutiyet'e uzanan bir kopuş süreci içinde, İstanbulun giyen, ölçülü ve namuslu kişiler olmaktan çıkıp, sırtlarına geçirdikleri redingotlarıyla romancının deyişiyle "riyakar, yarı uşak ve adi" bir kuşağın temsilcisi haline gelirler.

Bir Sürgün’de: II Abdulhamit’e karşı Paris’e kaçan Jön Türkler.

Nur Baba’da; tekkelerin  toplumda sebep olduğu yıkıntılar,

Hüküm Gecesi’nde; II Meşrutilet’ten sonraki parti kavgaları,

Sodom ve Gomore’de ; İstanbul’un işgali sırasındaki bozgunculuk anlatılır.

Yaban’da ; İstiklâl Savaşında Anadolu köylerinden biri tasvir edilir.

Ankara’da; yeni kurulan Ankara’nın durumu anlatılır.

Panaroma’da ise inkılaplarla birlikte  politika , toplum ve kültür hayatımız çizilir.

Başlıca hikâyeleri: Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri’dir.

Erenlerin Bağından  ve Okun Ucundan’da ise mensur şiirleri yer alır.

Vatan Yolunda, Zoraki Diplomat, Gençlik  ve Edebiyat Hatıraları adlı anı türünde eserler vardır.

 

     KİRALIK KONAK / Yakup Kadri

 

      Naim Efendi Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş, nâzırlığa kadar yükselmiş bir tiptir. Kızı, damadı ve torunlarıyla birlikte yaşamaktadır. Damadı, bir kazasker  ailesi çocuğu olduğu halde korkunç bir tepkiyle aşırı derecede garp hayatını taklide çalışır, çocuklarını bu süratte yetiştirir. Kızı Seniha Edebiyat-ı Cedide kitaplarını okuyan, o edebi cereyanın vücuda getirdiği bir tiptir. 1908’den evvelki hayatın sıkılığı bir dereceye kadar Seniha’yı baskı altında bulundururken bu tarihten sonra hayatta başlayan serbestlik onu bazı maceralara sürüklemiştir. Hasretini çektiği Avrupaya kaçmış , oradan dönüşünde, o hayatın bir taklidini yaşamaya başlamıştır.

YABAN/ Yakup Kadri

 

Millî Mücadele sırasında Orta Anadolu’da bir köy. Tanzimat aydınının sosyo-psikolojik özelliklerinin uzantılarını taşıyan Ahmet Celal. Kendini kurtarıcı olarak gören, halkı eğitmeyi (ya da adam etmeyi) görev edinmiş, kafasında yarattığı gerçekle yaşanan gerçeğin çatışması sonucu “yaban”laşan tipik aydın.

 

Ahmet Celâl, bir paşa oğludur. Yedeksubay olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybetmiştir. Daha otuz beş yaşına basmadan her şeyin bittiğini; aşkın, arzunun, umut ve tutkunun sönüp gittiğini kendi içinde duymuştur. İstanbul’a İngiliz’lerin girmesi üzerine, emireri Mehmet Ali’nin çağrısına uyarak, onun Orta-Anadolu’da Porsuk çayı kıyısındaki köyüne gidip yerleşir. Köylü için Ahmet Celâl yabandır. Köylü kızı Emine’yi sevmeye başlar; oysa Emine, Mehmet Ali’nin kardeşi İsmail’in karısıdır. Köye Yunan ordusu girer. Ahmet Celâl, Emine ile birlikte, bu toptan öldürme çemberinden sıyrılıp kaçmak ister. Yaralanırlar. Geceyi bir mezarlıkta geçirirler. Sabahleyin yola çıkacaklardır; fakat Emine kımıldamayacak kadar ağır yaralıdır. Ahmet Celâl onu bırakır ve bilinmeyen bir yöne doğru gider.

 

 

    

 NUR BABA/ Yakup Kadri

 

      Vaktiyle toplumumuzdaki en önemli kültür müesseselerinden biri olan Bektaşi tekkelerinin İmparatorluğun son zamanlarındaki bozuluşu Nur Baba’da gözler önüne serilir. Dionysos törenlerinin benzeri “zevk ve sefahat sanatının, buse ve aşk ilminin” Bektaşi “Ayin-i Cem”lerinde tasviri vardır bu eserde.

       Nur Baba, bir Bektaşi şeyhidir. Kara sakalı, güzel sesli, zevk ve şehvet düşkünü bir adamdır. Gözlerinde ve sesinde kadınları büyüleyen bir güç vardır. Çıkarlarıyla zevklerini birleştirmesini bilmektedir. Tekkeye düşen zengin ve güzel kadın müritler onun elinden servetlerini ve kendilerini kurtaramaz olurlar. Nur Baba, ilkin, ölen şeyhin karısı Celile Bacı ile evlenerek tekkeye şeyh olur; sonra Ziba Hanımefendi’nin servetini tüketir; daha sonra Nigar’ı ele geçirir. Nigâr, Nur Baba uğrunda kocasını, çocuklarını, toplum içindeki yerini bırakır, bütün servetini de tekkeye verir. Yaşanan düzensiz hayat yüzünden birkaç yıl içinde Nigâr da yıpranır; Nur Baba bir gün onu da bırakır ve Süheylâ adında genç bir kızla evlenir.

 

 

 

 

 

REŞAT NURİ GÜNTEKİN (1892 – 1956 )

Ününü “Çalıkuşu” romanıyla kazanan Reşat Nuri, Milli edebiyat akımından etkilenen sanatçılardandır. Çalıkuşu romanının asıl konusu romantik aşktır. Feride adında genç bir öğretmenin Anadolu köylerinde karşılaştığı zorluklar ve köylerdeki insanların yaşayışları anlatılır.

Eserlerinde, yanlış Batılılaşma anlayışının, batıl inançları, yurdun çeşitli yerlerindeki hayat sahnelerini işlemiştir. Anadolu'’un yerli hayatını ve kişilerin başarılı bir şekilde yansıtmıştır.

Roman, hikâye ve gezi yazısı türünde eserleri vardır. Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan realizm ve canlı bir uslüp vardır. Kahramanları genellikle tek boyutludur. Ruh tahlillerinde başarılıdır. Eserlerinde konuşma dili hakimdir.

 

Başlıca romanları:

Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Gizli El, Acımak, Eske Hastalık, Yaprak Dökümü, Akşam Güneşi, Damga, Miskinler Teknesi, Bir Kadın Düşmanı.

 

Hikâye kitapları:

Tanrı Misafiri, Sönmüş Yıldızlar, Eski Ahbap, Boyunduruk.

Gezi yazıları:

Anadolu Notları

Tiyatro eserleri:

Hançer, Eski Borç, Gözdağı, Balıkesir Muhasebecisi, Taş Parçası, İstiklâl....

 

 

 

     ÇALIKUŞU / Reşat Nuri Güntekin

 

      Feride, bir subayın kızıdır. Küçük yaşta annesi ve babası ölür. Teyzesinin korumasıyla, “Notre Dame de Sion” Fransız yatılı okulunda okur. Çok haşarı olduğu için, okulda ona “Çalıkuşu” adını takarlar. Yaz tatillerini teyzesinin Kozyatağı’ndaki köşkünde geçirir. Teyzesinin oğlu Kâmuran, yakışıklı, sarışın bir delikanlıdır. Zamanla birbirlerini sever, nişanlanırlar. Feride, düğün günü, çarşaflı bir kadının getirdiği mektuptan, Kâmuran’ın İsviçre’de iken Münevver adında hasta bir kızla ilişkisi olduğunu, Kamuran’ın ona evlenme vaadinde bulunduğunu öğrenir. Her şeyi yüzüstü bırakıp kaçar. Öğretmenlik yaparak, Anadolu’nun Zeyniler köyü, Bursa, Çanakkale, İzmir, Kuşadası gibi çeşitli köy, kasaba ve şehirlerinde dolaşır. Güzelliği başına dert açar, her gittiği yerde karşısına bir erkek çıkar, dedikodular olur: Bursa’da bir musiki öğretmeni, Çanakkale’de bir kurmay subay, vb...Zeyniler köyünde iken tanıştığı ihtiyar doktor Hayrullah Bey’le Kuşadası’nda ikinci kez karşılaşır. Babacan bir adam olan Hayrullah Bey, Feride’yi kızı gibi korur; halkın dedikodusu üzerine, dış görünüşü kurtarmak için, onunla kâğıt üzerinde evlenir; fakat aralarındaki ilişki bir baba-kız ilişkisidir.

Feride, öğretmenliğe başlayınca bir “günlük” tutmuş bütün bu maceralı hayatı defterine günü gününe yazmıştır. Hayrullah Bey bu defteri bulur, okur ve saklar. Hastalanınca, Feride’ye kendisinin ölümünden sonra ara sıra teyzesinin yanına gitmesini ve verdiği kapalı bir zarfı Kâmuran’a teslim etmesini vasiyet eder. Hayrullah Bey’in ölümünden sonra, Feride vasiyeti yerine getirir, kısa bir süre için teyzesinin yanına gider, zarfı Kâmuran’a verir. Zarfın içinde Hayrullah Bey’in bir mektubu ile Feride’nin “günlük”ü vardır. Hayrullah Bey, Kâmuran’a yazdığı mektupta, Feride’yi bir daha bırakmamasını salık vermektedir. Kâmuran, mektubu ve defteri gece sabaha kadar okur, her şeyi okur, her şeyi öğrenir, ertesi gün yola çıkacak olan Feride’yi bir daha bırakmaz, ikisi evlenirler.

YAPRAK DÖKÜMÜ/ Reşat Nuri Güntekin

 

Ali Rıza Bey namuslu bir memurdur. İşinden çıkarılmıştır. Fikret, Neclâ, Leylâ adında üç kızı; Şevket adında bir oğlu vardır. Şevket bir bankada memurdur. Evin bütün yükü onun üstündedir. Üstelik bir de Ferhunde adlı daktilocu bir kız ile evlenmiştir. Leylâ, Neclâ ve Ferhunde modern hayat ve eğlence düşkünüdürler. Haftada iki gece evde toplantı yapılmaktadır. Şevket bütün bu masrafları karşılamak zorundadır.

Evin gidişini beğenmeyen Fikret, Adapazarı’nda yaşlı ve birkaç çocuklu dul bir adamla evlenir; böylece, ağacın yapraklarından biri düşer. Şevket, bankadan aldığı paraları ödeyemeyerek bir buçuk yıl hapse mahkum olur; böylece, ağacın ikinci yaprağı da düşer. Şevket hapiste iken karısı kaçar, ağacın bir yaprağı daha düşmüş olur. Neclâ, kendini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir, Suriye’ye gidince eşinin birkaç hanımının olduğunu görür, böylelikle, ağacın dördüncü yaprağı da düşer. Leylâ kötü yola sapar; Ali Rıza Bey, kızını evden kovar; son yaprak da böylece düşer.

Leylâ bir avukatla yaşar. Annesi de onunla birlikte oturmaktadır. Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Hastaneye yatar. Leylâ, bir gün Ali Rıza Bey’i hastaneden alır, kendi oturduğu lüks apartmana götürür. Ali Rıza Bey artık Leylâ’nın yanında yaşamaktadır, sıkıldığı zaman onu araba ile gezmeğe çıkarmaktadırlar. Yalnız, ara sıra, eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmesi onu üzmektedir.

 

 

 

 

 

HALİDE EDİP ADIVAR( 1884-1964)

 

    İlk zamanlar İngiliz edebiyatının etkisinde romanlar yazdı. Bu romanlarında aşk konusu işlemiş, kadın psikolojisi üzerinde durmuştur. Sonra Türkçülük akımını benimsedi. Milli edebiyat akımının tanınmış romancısı ve hikâyecisidir... Romanlarında Kurtuluş Savaşını işlemiştir. Ünlü Sultanahmet mitingi ile halkı coşturmuş, Mitingi Mücadelenin bizzat içinde rol almıştır.

     Gözlem, tasvir ve tahlillerde başarılıdır.

     Sosyal çevreye  önem verir. Dağınık, düzensiz bir üslubu vardır. Dili kullanmada başarılıdır, roman kahramanları genellikle kadınlardır. Kadın kahra­manlar üstün özelliklere sahiptir. Karakter bulmakta başarılıdır.

Romanları: Handan(Aşk), Yeni Turan (İdealize  edilmiş bir kadının düşünce serüveni); Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye.(İstiklâl Savaşını, Yunan Zulmünü Anlatır.) Sinekli Bakkal, (Türkiye’nin toplum yaşantısını yansıtır.) Tatarcık.

Tiyatroları: Kenan Çobanları, Maske ve Ruh.   

Anıları: Türk’ün Ateşle İmtihanı (İstiklâl Savaşı yılları), Mor Salkımlı Ev( Çocukluk günleri).

Hikâyeleri : Dağ Çıkan Kurt, Harap Mabetler.

İncelemeler : İngiliz Edebiyatı Tarihi.

 

 

SİNEKLİ BAKKAL/ Halide Edip Adıvar

 

Abdülhamit devrinde, Sinekli bakkal mahallesinin imamının kızı Emine, aynı mahallede bakkallık yapan karagözcü ve ortaoyuncu Tevfik ile, babası istemediği halde, evlenir. Tevfik, ortaoyununda “zenne” (kadın) rolüne çıktığı için “kız Tevfik” diye anılmaktadır. İmam çok bağnaz bir adamdır. Onun eğitim ile yetişmiş bulunan Emine kocasıyla geçinemeyerek yine babasının evine döner. Tevfik, İstanbul’un ünlü bir sanatçısı olur. Bir gün oyunda karısının taklidini yaptığı için İstanbul’dan sürülür. Emine’nin Tevfik’ten bir kızı olur., adını Rabia koyarlar. İmam, Rabia’yı  din eğitimi ile yetiştirir, hâfız yapar. Rabia Abdülhamit’in Zaptiye Nâzırı Selim Paşa ile karısı Sabiha Hanım tarafından korunmaktadır. Olağanüstü güzel bir sesi olan kıza, aynı konağa gidip gelen mevlevi şeypi Vehbi Dede alaturka musiki dersi verir. Paşa’nın oğlu Hilmi’ye piyano dersi vermek için konağa gelip giden İtalyalı piyanist Peregrini, kızın sesine hayran olur. Ünü bütün İstanbul’u tutan Rabia, Kuran ve Mevlit okumak için cami cami dolaşmakta ve bütün kazancını İmam’a vermektedir. Günün birinde kızın babası Tevfik sürgünden döner, Sineklibakkal’daki eski bakkal dükkanını yeniden açar. Rabia da dedesinden ayrılır, babasıyla oturmaya başlar. Kızın sanatına hayran olan Vehbi Dede ve Peregrini, Tevfik’in evine gidip gelmeye başlarlar. Rabia, Kuran’ı, hele Mevlit’i öylesine üstün bir sanatla okumaktadır ki, Doğu musikisinde âdeta bir çığır açmıştır. Bu yıllarda Türkiye’de “Genç Türkler”, Abdülhamit’in istibdadını kaldırmak için gizli gizli çalışmaktadırlar. Ortaoyununda zenne rolüne çıkan Tevfik, bir gün kadın kılığına girip, “Genç Türkler”in Avrupa’dan gelen ihtilâlci gazetelerini Fransız postanesinden alırken yakalanır. İş meydana çıkınca , Hilmi ile Tevfik Şam’a, ötekiler de Yemen’e ve Fizan’a sürülür. Babasının oyun arkadaşı bir cüce ile yalnız kalan Rabia’yı sevmeye başlayan Peregrini, o günlerde ölen annesinden kalan serveti alarak İstanbul’a yerleşir. Müslüman olur, Osman adını alır ve Rabia ile evlenir. Bu yıllarda imam da ölür; Rabia kendi çevresinden ayrılmak istemez, İmam’dan kalan eve yerleşirler. Abdülhamit’e tam bir görev duygusuyla bağlı bulunan ve padişah aleyhinde çalışanlara türlü işkenceler ettirmekten çekinmeyen Selim Paşa, kendi oğlunu da sürdükten sonra, yavaş yavaş değişmeye başlar. Babalık ve insanlık duyguları uyanır, görevinden ayrılır. 1908’de Meşrutiyet ilân edilence Tevfik sürgünden döner; Rabia’nın bir çocuğu olmuştur; Sinekli bakkal’da yine eski mutlu hayat başlar.

ATEŞTEN GÖMLEK/ Halide Edip Adıvar

 

İzmir’in işgali sırasında kocası ve çocuğu Yunanlılar tarafından öldürülen Ayşe, bir İtalyan ailenin yanına sığınarak,  İstanbul’a, akrabası Peyami’nin yanına gider. Ulusal coşku içinde çalkanan İstanbul’da protesto mitingleri yapılmaktadır. Ayşe, Peyami ve Peyaminin arkadaşı Binbaşı İhsan, Kuvâ-yı Milliye’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçerler. Peyami ile İhsan, hastabakıcılık yapan hemşire Ayşe’yi içten içe sevmeye başlamışlardır. Bu aşk, her ikisi için de bir “ateşten gömlek” olmuştur. Anası babası Yunanlılar tarafından öldürülen köylü kızı Kezban da, karşılık görmeyen bir aşkla İhsan’ı sevmekte ve Ayşe’yi kıskanmaktadır. Savaşta İhsan ile hemşire  Ayşe ölür; bacaklarından ve başından yaralanan Peyami de, Ankara’da Cebeci hastanesinde ölür.

 

 

 

HANDAN / Halide Edip Adıvar

 

Handan, kolej okumuş ayrıca özel derslerle yetişmiş bir kızdır. Ders aldığı Nâzım, II. Abdülhamit istibdadına karşı içinde bağımsızlık ve meşrutiyet istekleri besleyen ülkücü bir adamdır. Düşünce ve mücadele arkadaşı olabileceğini umduğu Handan’la evlenmek ister. Handan, kendisini aşktan başka maksatlarla isteyen Nâzım’ı reddeder; Hüsnü Paşa adında birisiyle evlenir. Bir Jurnal üzerine tutuklanan Nâzım, hapishanede Handan’a iki mektup yazıp sonra da kendini öldürür. Hüsnü Paşa, zengin bir adamdır. Handan’la evlenişi bile, sırf onun maddi varlığını beğendiği içindir. Karı koca Avrupa’da yaşamaktadırlar. Handan’ın derin duyarlılığı, zekası , kocasını tekeli altına almak isteyişi Hüsnü Paşa’yı sıkmaya başlamıştır. Paşa, karısıyla  her gün kavga çıkartmakta, ona hakaret etmekte, artık eve bile uğramamaktadır. Handan, mağrur olduğu için, her şeye rağmen kocasına sadık kalmaktadır. Sonunda beyin hummasına yakalanır, bütün belleğini kaybeder. İşte o zaman , bilinçaltındaki  bir sevgi- kendini göstermeğe başlar. Belleği yerine gelince, Refik Cemal’e karşı duyduğu aşkıyla, çok sevdiği yeğeni Neriman’a ve onun iki çocuğuna karşı olan görevi arasında çırpınır, türlü yürek acıları içinde ölüme kadar sürüklenir.

r