A)
ANONİM HALK EDEBİYATI
Söyleyeni
belli olmayan, halkın ortak malı sayılan ürünlerin oluşturduğu edebiyattır. Halk
diliyle söylendiği için dili sadedir. Sözlü geleneğe dayanır. Anonim halk
edebiyatı ürünlerini; türkü, mani, ninni, destan, tekerleme, bilmece, masal,
karagöz, ortaoyunu, atasözü, meddahlık olarak sıralayabiliriz. Bu ürünlerde aşk,
ölüm, hasret, yiğitlik, ayrılık gibi evrensel konular işlenir.
Anonim Halk Edebiyatında Şiir Dışındaki Ürünler
Bu
ürünlerde dil oldukça yalındır. Üslup sözlü edebiyat geleneklerine uygundur.
Süsten uzak, açık, net anlaşılır bir kullanılmıştır. Bu ürünler şunlardır:
Masal
Halk
hikayesi
Karagöz
Halk
tiyatrosu (meddah, ortaoyunu, karagöz)
Atasözü
Bilmece
Anonim Halk Edebiyatı Nazım Şekilleri

MANİ
Maniler
yedili hece vezniyle söylenir. Bir dörtlükten oluşur. Uyak düzeni
aaxa şeklindedir. Kimi manilerde ilk
iki dize doldurmadır, asıl anlam üçüncü ve dördüncü dizelerdedir; ancak bu
özellik bütün maniler için geçerli değildir. Manilerde konu sınırı yoktur: Aşk,
toplum olayları, ölüm, iyilikler, evlat sevgisi…
A benim
bahtiyarım
Gönülde
tahtı yârim
Yüzünde göz
izi var
Sana kim
baktı yârim
Can işte
canan hani
Dert işte
derman hani
Gönül
sarayı bomboş
Beklenen
sultan hani

NİNNİ
Genellikle
çocuklar için söylenen ve belli bir ezgisi olan nazım şeklidir, her ulusun hatta
her yörenin kendine özgü ninnisi vardır. Anne çocuğuna ilişkin isteklerini, iyi
dileklerini, kendi sevincini, üzüntülerini anlatır. 7, 8 ve 9’ lu hece ölçüsü ile söylenir. Divan-ı Lügati’t
Türk de balubalu olarak geçer.
Dandini
dandini danalı bebek
Elleri
kolları kınalı bebek
Benim oğlum
nazlı bebek
Uyusun
yavrum ninni
(Manisa
yöresinden)
Çaya vardım çay
susuz
Çadır kurdum
yaylasız
Benim yavrum pek
huysuz
Ninni yavrum
ninni
(Denizli
yöresinden)

TEKERLEME
Çeşitli sözlüklerde
"ağızda yuvarlanan söz, saçma sapan söz, eşsesli kelimelerle kurulu konuşma"
anlamlarına gelen
tekerleme masal, hikaye, bilmece, halk tiyatrosu gibi bazı edebi
türler içinde veya bağımsız olarak söylenen ölçülü ve uyaklı sözlerdir.
Genellikle çocuk folklorunda hoşça vakit geçirmek, konuşma kabiliyeti kazanmak,
oyunlarda eş ve ebe seçmek için bu yola başvurulur. Masal tekerlemesi, oyun
tekerlemesi gibi adlar alırlar. En çok çocuk oyunlarında, masalların baş, orta
ve sonunda söylenirler. Yöreye göre değişik isimle de söylenirler. Doğu
Anadolu’da döşeme, Güney Anadolu’da
sayışma denir. Karagöz ve
ortaoyununda muhavere, çocuk oyununda
ebe, çıkarmada ise
sayışma diyebiliriz. Türk edebiyatında ilk tekerleme örneklerine XI.
yüzyıldan itibaren rastlanır. Divanü Lügati’t Türk’te bazı tekerlemeler yer
alır.
ÖRNEK
TEKERLEME:
Evvel
zaman içinde
Kalbur
zaman içinde
Deve
tellal iken
Sinek
berber iken
Ben
annemin babamın beşiğini
Tıngır
mıngır sallar iken
O yalan bu
yalan
Fili yuttu
bir yılan
Bu da mı
yalan...
Yağ yağ
yağmur
Tarlada
çamur
Teknere
hamur
Ver
Allahım ver
Sellice
yağmur

TÜRKÜ
Türk sözlü
geleneğinde, bir ezgi ile söylenen halk şiirinin her çeşidini göstermek için en
çok kullanılan ad "türkü"dür. Türk
halk edebiyatı nazım biçimi ve türüdür. Ezgisi yönüyle diğer halk şiiri
türlerinden ayrılır. Türküler genellikle anonim halk edebiyatı ürünü olarak
karşımıza çıkar. İsimleri bilinen saz şairlerinin söyledikleri de giderek halka
mal olmuştur. İlk türkü söyleme "Türkü yakmak" diye anılır. Türkü adı Türk
sözcüğüne Arapça "ı" eki eklenmesiyle ortaya çıkmıştır. "Türk’e özgü"
anlamındadır.
Türkü, Türk
halk şiirinin en eski türlerindendir. Bu sözcük ilk defa XV. Yüzyılda Doğu
Türkleri tarafından kullanılmıştır. Hikmet Dizdaroğlu, Anadolu’da türkünün ilk
örneğini Öksüz Dede’nin verdiğini belirtir. Türküler genellikle hece vezninin 7,
8 ve 11’li kalıplarıyla kıtalar halinde söylenir. Her kıta türkünün asıl
sözlerinin bulunduğu bend ile nakarattan meydana gelir. Nakarat her bendin
sonunda tekrarlanır. Bu kısım bağlama veya kavuştak diye de bilinir. Türküleri
kesin ayrıma sokmak güçtür. Bir yörede yakılan türkü diğer bir yöreye şekli ve
söyleniş biçimi değişerek geçebilir. Türküler ezgilerine, konularına ve
yapılarına göre ayrılır.
1. Ezgilerine Göre Türküler
a.
Usulsüzler: Uzun havalardır. Divan, koşma, hoyrat gibi çeşitlere ayrılır.
b.
Usullüler: Oyun havalarıdır. Bu türe Konya’da oturak, Urfa’da kırık denilir.
2. Konularına Göre Türküler:
Ninniler
ve çocuk türküleri, tabiat üzerine türküler, aşk türküleri, kahramanlık
türküleri, askerlik türküleri, tören türküleri, iş türküleri, eşkıya türküleri,
acıklı olaylarla ilgili türküler, güldürücü türküler, karşılıklı söylenen
türküler, oyun türküleri, ağıtlar.
3. Yapılarına Göre Türküler:
a. Mani
kıt’alarından kurulu türküler: Birbirleriyle ilgili konularda söylenmiş
manilerin sıralanarak ezgiyle okunmasından meydana gelir.
b.
Dörtlüklerle kurulu türküler.
ÖRNEK:
HAVADA BULUT
Havada
bulut yok bu ne dumandır
Mahlede
ölüm yok bu ne figandır
Adı
Yemen’dir gülü çemendir
Giden
gelmiyor acep nedendir
Burası
Muş’tur yolu yokuştur
Giden
gelmiyor acep nedendir
Kışlanın
önünde redif sesi var
Bakın
çantasına acep nesi var
Bir çift
kundurayla bir de fesi var
Adı
Yemen’dir gülü çimendir
Giden
gelmiyor acep nedendir
Burası
Muş’tur yolu yokuştur
Giden
gelmiyor acep nedendir
HAM MEYVE
Çamlığı
başında tüter bir tütün
Acı
çekmeyenin yüreği bütün
Ziyamın
atını pazara çekin
Gelen
geçen Ziyam ölmüş desinler
Uzun olur
gemilerin direği
Yanık olur
anaların yüreği
Ne sen
gelin oldun ne ben güveyi
Onun için
açık gider gözlerim
Ham
meyveyi kopardılar dalından
Beni
ayırdılar nazlı yârimden
Eğer yârim
tutmaz ise elimden
Onun için
açık gider gözlerim
Benim
yârim yaylalarda oturur
Ak ellerin
soğuk suya batırır
Demedim mi
nazlı yârim ben sana
Çok
muhabbet tez ayrılık getirir

A)
AŞIK EDEBİYATI
Halk
edebiyatında aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluşan ve 16’ncı
yüzyılın başlarında ortaya çıkan türe “aşık edebiyatı” denir. Çoğu, şiirlerini
sazla çalıp söylerler. Sözlü geleneğin ürünüdürler. Âşıklar aynı zamanda köy
köy, kasaba kasaba dolaşır, şiirlerini gittiği yerlerde saz eşliğinde okurlar.
Âşıklar köylerden, kasaba ve şehirlerden bir de asker ocaklarından yetişirlerdi.
Âşık
edebiyatı ürünleri; koşma (koçaklama,
güzelleme, taşlama), semai, varsağı,
destan olarak sıralanabilir. Âşık edebiyatının konuları Halk edebiyatının
ortak konularıdır.
Başlıca aşıklarımız:
Aşık
edebiyatının en büyük şairleri 16 ve 17’nci yüzyılda yetişti. Bunlar arasında
Aşık Ömer, Gevheri,
Katibi,
Kayıkçı Kul Mustafa, Katip
Ali, Karacaoğlan,
Üsküdari,
Aşık Halil, Aşık Ali,
Aşık Mehmed sayılabilir. 18’inci
yüzyılın aşık şairleri arasında ise
Kabasakal Mehmed, Levni,
Kıymeti, Mecnuni ve
Nuri sayılabilir.
Bayburtlu Zihni, Dertli,
Seyrani,
Tokatlı Nuri, Erzurumlu Emrah,
Ruhsati,
Sümmani,
Celali, Muhibbi,
Dadaloğlu,
Beyoğlu, Seyyit Osman
19’uncu yüzyılan aşık şairleridir. 20'nci yüzyılda ise sönmeye yüz tutan aşık
edebiyatı Mazlumi,
Kahraman,
İrşadi, Mesleki,
Talibi,
Karamanlı Gufrani, Aşık Ali
İzzet ve Aşık Veysel gibi
şairlerle bir gelenek olarak varlığını sürdürdü.

|
ÂŞIK EBEDİYATI NAZIM ŞEKİLLERİ:
|
KOŞMA
Aşık
edebiyatımızda doğa, aşk, ölüm, ayrılık, yiğitlik, toplumsal olaylar gibi
konuların işlendiği en sık kullanılan şiir türüdür. Dörder dizelik bentlerden
oluşur. Bent sayısı genellikle 3, 5 arasındadır. Hece ölçüsünün 6+5 veya 4+4+3
duraklı 11’li kalıbıyla yazılır. Şair koşmanın son bendinde ismini ya da
mahlasını söyler. Koşmalar dile getirilen duygular ve söylenişlerine göre
koçaklama, güzelleme, taşlama, ağıt gibi isimler alır. Karşılıklı konuşma
şeklinde yani "dedim" "dedi" diye başlayan dizelerle de söylenebilir. Bu tür
koşmalara "mürâcaa" ismi verilir. Bütün uyakları cinaslı olan koşmalara "tecnis"
denir.
Koşmalar
konuları yönünden kendi içinde adlandırılmıştır:
1) Güzelleme: Doğa güzelliklerini
anlatmak ya da at, silah, kadın gibi sevilen varlıkları övmek için yazılan
şiirlerdir.
Seni terk eylesem kaşları keman
Vefası
olmayan yârdan nem kaldı
Cefalım yok
mudur göğsünde iman
Divane eyledin
arda nem kaldı.
Ayrılasın
bencileyin eşinden
Bir dem
sevda gitmez olsun başından
Bu ayrılık
kıldı beni işimden
Arayıp
gezerim kârda nem kaldı.
(Kayıkçı Kul Mustafa)
2) Taşlama: Bir kişiyi ya da grubu
yermek ya da toplumun aksayan, bozulan ya da yozlaşan yönlerini dile getirmek
amacıyla yazılan şiirlerdir.
Değil şimdi
ara ile
Padişahlık
para ile
Sikke ile
tura ile
Muhtaç
sanma söze beni
Seyrani’ye söyle
böyle
Ne suçu var
ise söyle
Şanına
düşeni eyle
Ayna etme
yüze beni
(Seyrani)
3) Koçaklama: Kahramanlık, yiğitlik
konularını coşkulu bir üslupla savaş ve dövüşleri anlatan şiirlerdir.
Kalktı göç
eyledi Avşar elleri
Ağır ağır
giden eller bizimdir
Arap atlar
yakın eyler ırağı
Yüce dağdan
aşan yollar bizimdir
Belimizde
kılıcımız kirmani
Taşı deler
mızrağımın temreni
Hakkımızda
devlet etmiş fermanı
Ferman
padişahın, dağlar bizimdir
Dadaloğlu’m
yarın kavga kurulur
Öter tüfek
davlumbazlar vurulur
Nice
koçyiğitler yere serilir
Ölen ölür,
kalan sağlar bizimdir
(Dadaloğlu)
4) Ağıt: Genellikle ölen kişilerin
arkasından söylenen şiirlerdir. Ağıtın İslam öncesi Türk edebiyatındaki
karşılığı sagu’ dur. Divan
edebiyatında da mersiyeler aynı
amaçla söylenen şiirlerdir.
Yetim
kalmış idin emzik tavında
Gamınla
kardeştin gençlik çağında
Bir gül
yeşertmedi vuslat bağında
Gönül
yaraların hep berat götür
De ki Kadir
Mevlâm bize ilişme
Dünyada
sızıyan çıbanı deşme
Celâli
Baba’dan sorma, söyleşme
Bu dertli
çobandan bir selam götür
(Celali)

SEMAİ
Hece ölçüsünün 8’li kalıbıyla söylenir, uyak düzeni koşmaya benzer. Dörtlük
sayısı en az 3, en çok 5-6’
dır. Kendine özgü bir ezgisi vardır.
Koşmada
işlenilen temaların ve konuların hepsi, semaide de kullanılır.
(Aşk,sevgi,doğa,güzellik, ayrılık acıları ve ölüm.)
Semai’ nin
koşmadan ayrılan yönleri; bestesi, ölçüsü ve dörtlük sayısıdır.
İncecikten
bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye
Elif’in uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye
(Karacaoğlan)

VARSAĞI
Aşık edebiyatının çok yaygın olmayan bir nazım biçimidir. İlk olarak Toroslar’
da yaşayan Varsak boyundan ozanlar tarafından kullanılmıştır. Kendine özgü bir
bestesi vardır. Müziğinde ve sözlerinde, meydan okuyan, yiğitlik sezilen,
babacan, erkekçe bir hava sezilir. Hece ölçüsünün 8’ li kalıbıyla söylenir.
Varsağının
diğer nazım şekillerinden farkı, bestesi ve “bre,
hey, behey” gibi ünlemlere yer verilmesidir. Konu olarak hayattan ve
talihten şikayet, kahramanlık, yiğitçe yaşama işlenir.
Bre ağalar
bre beyler
Ölmeden bir dem sürelim
Gözümüze kara toprak
Dolmadan bir dem sürelim
Amen hey Allahım aman
Ne aman bilir ne zaman
Üstümüzde çayır çemen
Bitmeden bir dem sürelim
(Karacaoğlan)

DESTAN
Destan,
dörtlük şeklinde düzenlenen, şekil bakımından koşma gibi, fakat ondan daha uzun
bir nazım biçimidir. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Hece ölçüsünün 11’ li kalıbıyla söylenir. Konu olarak toplumu
etkileyen olaylar anlatılır.
Yine soylu savaşçılarla, hükümdarların kahramanlıklarını ağırbaşlı, yüce,
dramatik bir üslupla, belirli biçimsel kurallara bağlı kalarak anlatan
şiirlerdir
Kayıkçı Kul
Mustafa’ nın Genç Osman Destanı
tanınmış bir şiirdir:
İbtida
Bağdat’ a sefer olanda
Atladı
hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu
sancaklar, kaptı sancağı
İletti
hendeğe dikti Genç Osman
Eğerleyin
kır atımın ikisin
Fethedeyim
düşmanların hepisin
Sabah
namazında Bağdat kapısın
Allah Allah
deyip açtı Genç Osman
Kul Mustafa
karakolda gezerken
Gülle kurşun
yağmur gibi yağarken
Yıkılası
Bağdat seni döğerken
Şehitlere
serdâr oldu Genç Osman
(Kayıkçı Kul Mustafa)

|
AŞIK EDEBİYATININ TEMSİLCİLERİ :
|
KÖROĞLU

Kimliğiyle
ilgili birçok söylenti var. Birincisi, 16 ve 17’nci yüzyılda yaşadı. Yeniçeri
ocağından yetişen bir şair. 1578-1590 arasındaki Osmanlı-İran savaşlarına
katıldı. Bir tür ordu şairidir. İkinci savunmaya göre, Balkanlar’dan Orta
Asya’ya kadar geniş bir alana yayılmış destansı ve türkülü halk öyküsündeki
kahraman Köroğlu. İkinci Köroğlu, Bolu Gerede çevresinde yaşadı. Asıl adı Ruşen.
Devlete karşı ayaklandı. Sivas-Tokat yolu üzerindeki Çamlıbel’e yerleşip
eşkıyalık yaptı. Ama adil bir eşkıya idi. Bir başka söylentiye göre de, Bolu
Beyi’nin seyisi Yusuf’un oğlu Ruşen Ali asıl Köroğlu’dur. Bolu Beyi, babası
Yusuf’un gözlerine mil çektirdi. Ruşen Ali, babasını sağaltmak için Aras
Irmağı’na götürdü. Ama ilaç olacak köpükleri kendisi içip yiğitlik ve şairlik
gücü kazandı. Çamlıbel’e yerleşip babasının intikamını almak üzere Bolu Beyi’ne
savaş açtı. Köroğlu hikayesi, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Özbekistan,
Kazakistan ve Balkanlar’da da bilinir. Yeniçeri aşığı Köroğlu’nin şiirleri dil
ve anlatım bakımından öykü kahramanı Köroğlu adına söylenen şiirlerden çok
farklıdır. Köroğlu ile ilgili ilk araştırmayı Pertev Naili Borotav yaptı. Cahit
Öztelli’nin de Köroğlu-Dadaloğlu ve Kuloğlu adlı yayınlanmış bir araştırması
vardır.

KARACAOĞLAN
17’nci yüzyılda yaşadığı sanılıyor. Göçebe Türkmen obalarında yetişti.
Asıl adının İsmail, Halil ya da Hasan olduğu yolunda görüşler var. Hatta aynı
mahlasla şiirler yazmış birçok Karacaoğlan’ın varlığı bile savunuluyor. Ahmet
Kutsi Tecer ve Şükrü Elçin’in araştırmaları, yaşamının büyük bölümünü Rumeli’de
geçiren ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avusturya seferine katılan bir
Karacaoğlan’ın varlığını ortaya koyar. Fuad Köprülü ve Cahit Öztelli gibi
araştırmacılar da, 17’nci yüzyılda yaşadığını savunuyor. Bu araştırmacılara göre
Karacaoğlan, şiirlerinde Abaza Hasan Paşa’nın öldürülmesi, Köprülü Fazıl Ahmed
Paşa’nın Avusturya seferi gibi bu döneme ait tarihsel olaylardan söz eder.
Karacaoğlan’ın şiiri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla
özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Şiirlerinde sıkça adları geçen Elif,
Zeynep ve İsmikan adlı kadınların sevgilileri olduğu sanılıyor. Duygularını,
yaşadıklarını, düşüncelerini içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde
anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi.
Doğa benzetmelerine sık sık başvurur. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır.
Şiirlerinin iki ana teması aşk ve doğadır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm
de işlediği konular arasında yer alır. Duygularını, düşüncelerini, yaşadıklarını
gerçekçi ve içten bir biçimde, açık ve anlaşıır bir dille yansıtırken şiirinde
özgün bir yapı kurdu, âşık edebiyatına yeni bir söyleyiş biçimi yerleştirdi.
Gerçeklere yönelik bir anlayışla ördüğü şiirinde ait olduğu göçebe halkın
geleneklerini yansıttı, içinde yaşadığı ve yurt edindiği doğayı betimledi.
Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler
günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip
yayınladı. Cahit Öztelli’nin Karacaoğlan-Bütün Şiirleri adlı derlemesi de önemli
Karacaoğlan araştırmalarından. Birçok şiiri bestelendi.

GEVHERİ
Kırımlı
olduğu sanılan Gevheri’ nin 17. yüzyılın ikinci yarısında ve 18. yüzyılın
başlarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Bir şiirinden Şam’ a, Arabistan’ a
gittiğini; bir kaynaktan da Rumeli’ de bulunduğunu, bir paşanın divan
katipliğini yaptığını öğreniyoruz.
Katiplik
yapmasından, öğrenim gördüğü anlaşılan Gevheri, Divan edebiyatının etkisiyle
şiirler söylemiştir. Aruz ölçüsünü kullandığı gibi, yabancı sözlere, Divan
mazmunlarına da yer vermiştir.
SEYRÂNİ (1807-1866)
Kayseri’nin
Develi Kasabası’nda doğmuştur. İstanbul’ a gelmiş ancak devrin büyüklerini
hicvettiği için, memleketine dönmek zorunda kalmıştır. Orada yoksulluk içinde
ölmüştür. Seyrâni, çağının aksaklıklarını, yöneticilerini, bozulan yönlerini
yermiştir.
Aruzla
yazılmış şiirleri de vardır; ama gerçek sanatı hece ile yazdığı koşma, nefes,
destan, semâi, devriye tarzındaki şiirlerinde görülür. Halk şiirimize, hicivle
mizah karışımı değerli örnekler kazandırmıştır.
AŞIK ÖMER (1630-1707)
Onun
şiirlerinde divan edebiyatı etkisi görülür. Aruz vezniyle yazmış olduğu şiirleri
de vardır. Asıl gücü aşk şiirlerindedir. Aşık Ömer; koşma, semâi, varsağı,
destan ile birlikte tevhit, naat, gazel, kaside tarzında da şiirler yazmıştır.
Saz şairlerimiz içerisinde en çok şiir yazan odur. Semâilerinde, içli
duygularını çok güzel dile getirmiştir. Güçlü bir lirizmi vardır.
DADALOĞLU (1775-1865)
19’uncu
yüzyılda yaşadı. Asıl adı Veli. Türkmen-Avşar aşıklarının önde gelenlerinden.
Kul Mustafa mahlasını da kullanan Aşık Musa’nın oğlu. Toros dağlarında Kozan,
Erzin, Payas yörelerinde yaşayan göçebe Türkmenlerin Avşar boyundan. Az da olsa
eğitim aldı. Avşar beylerinden Küçük Alioğlu ile Kozanoğlu’nun yanında imamlık,
katiplik yaptığı anlatılır ama bu konuda yeterli bilgi yok. Daha çok Gavurdağı
ve Ahır Dağı yörelerinde yaşadı. Çukurova'yı, Toroslar'ı, Orta Anadolu'yu
dolaştı. Şiirlerinde göçerlik koşullarını, döneminde orta Anadolu’da hüküm süren
aşiret kavgaları ve aşiretlerin Osmanlı Devleti ile savaşlarını duru ve yalın
bir dille yansıttı. Dili Anadolu Türkmen boylarının kullandığı halk Türkçesi.
Asıl ününü kavga türküleri ile yaptı ama duygu ve aşk konularını da aynı
başarıyla işledi. Yüz kadar şiiri sözlü kaynaklardan derlenerek günümüze ulaştı.
Bu derlemeleri Cahit Öztelli, Taha Toros, Haşim Nezihi Okay, Ahmet Z. Özdemir
ile Saim Sakaoğlu yayınladı. Diğer 19'uncu Yüzyıl halk ozanlarından iki noktada
ayrılır. Kent yaşamından uzak kaldığı için şiirlerinde hep göçerlik ortamını
yansıttı. Diğer yandan yine kentte bulunmayışı nedeniyle çağdaşı halk
ozanlarında sık rastlanan divan şiirine yakınlık onda hiç görülmez.
Karacaoğlan'ın aşk ve doğa şiirlerindeki üstün yeteneği ile, Köroğlu'nun yiğit
ve kavgacı anlatımını birleştirir.

ERZURUMLU EMRAH
(?-1860)
Erzurum’un
Tanbura köyünde doğdu. Doğum tarihi bilinmiyor. 1860’ta Niksar’da yaşamını
yitirdi. Erzurum’da medrese eğitimi gördü. Önceleri sadece saz çalıp ustasının
şiirlerini söylüyordu. Zamanın en ünlü şairlerindendir. Asıl kişiliği hece
ölçüsüyle yazdığı koşma ve semâilerinde görülür. Emrah; gazel, murassa, muhammes
tarzında da şiirler yazmıştır.

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU (1894-1973)
Sivas’ ın
Şarkışla İlçesinin Sivrialan Köyü’nde doğan Aşık Veysel; çocukluğunda
geçirdiği çiçek hastalığı yüzünden gözlerini kaybetmiş; ama gönül gözü açılmış
içli bir saz şairidir.
Aşık
Veysel; Deyişler, Sazımdan Sesler, Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitaplarda
yayımlanan şiirlerinde, insan, yurt ve tabiat sevgisini dile getirmiş; onlara,
karanlık dünyasından, kendine özgü duyuş ve düşünüşler serpiştirmiştir.

|
A)
TEKKE VE TASAVVUF EDEBİYATI
|
Amacı dini ve tasavvufi düşünceyi yaymak olan tekkeler etrafında gelişmiş bir
edebiyattır. Şairler bağlı bulunduğu tarikatın inançlarını yaymak için şiiri
araç olarak kullanır. Bu edebiyatın konusu Allah aşkı ve “Vahdet-i Vücud”
düşüncesidir.
Tekke edebiyatı
şairlerinin birçoğu, dergahlarda, tekkelerde tarikat öğretisiyle yetişmiş şeyh
ve dervişlerdir; hoşgörüyü, ilahi aşkı ve sevgiyi benimsemişlerdir. Tekke
şairleri aşk yoluyla Allah’ ı sevdirerek, insanları Allah’ a yaklaştırma yolunu
seçmişlerdir.
Tekke
şiirlerinde hem Divan edebiyatına hem de Halk edebiyatına ait nazım şekilleri
kullanılmıştır. Hem hece hem aruz vezni kullanılmıştır. Dil halkın
anlayabileceği bir dildir.

TEKKE VE TASAVVUF EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ:
İLAHİ
Tanrıyı övmek, ona
yakarmak için söylenilen dini şarkılara ilahi denir. Tekke edebiyatında ise din
ve ahlakla ilgili şiirler ilahi adıyla tanımlanır. Özel bir ezgiyle okunur.
Hecenin 7’
li, 8’li ve 11’
li kalıbıyla söylenir.
Dağlar ile
taşlar ile
Çağırayım mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım mevlam seni
Sular dibinde mâhiyle
Sahralarda âhû ile
Abdal olup yâhû ile
Çağırayım mevlam seni
(Yunus Emre)
NEFES
Bektaşi
şairlerin söyledikleri tasavvufi şiirlere denir. Genellikler tasavvuftaki
vahdet-i vücud düşüncesi anlatılır. Bunun yanında Hz. Muhammed ve Hz. Ali için
övgüler de söylenir.
İstivâyı
gözler gözüm
Seb’almesanidir yüzüm
Ene’l Hakk’ı söyler sözüm
Mi’râcımız dârdır bizim
Haber aldık mahkemâttan
Geçmeyiz zâttan sıfattan
Balım nihan söyler Haktan
İrşâdımız sırdır bizim
(Balım Sultan)

NUTUK
Tarikat
şeyhlerinin, pirlerin, mürşitlerin tekke ve tarikat derecelerini ve tarikat
adabını öğretmek için söyledikleri şiirlerdir.
Evvel
tevhid sürer mürşid dilinden
Erişir
cânına fazlı Hüdâ’ nın
Kurtulursun
emârenin elinden
Erişir
cânına fazlı Hüdâ’ nın

DEVRİYE
Allah’tan
gelip Allah’a dönüleceğini de anlatan şiirler diyebiliriz. Devriye, Hz.
Muhammed’ in “Ben nebi iken Âdem su ile çamur arasındaydı.” hadisi ile
ilgilidir. Mutasavvıflara göre vücut halindeki Hz. Muhammed, yeryüzüne sonradan
gelmiştir. Halbuki ruh halindeki Hz. Muhammed ezelden beri vardı. Vakti gelen
ruh maddi aleme iner. Önce cansız varlıklara, sonra nebâtata (bitkilere),
hayvana, insana en sonra da insan-ı kamil’ e geçer. Oradan da Allah’ a döner. Bu
inişi ve çıkışı anlatan şiirlere devriye denir.
Ana
rahminden düştük pazara
Bir
kefen aldık da girdik mezara
……………………
Çok seyr ü
devr edip geldim ben ey can
Bildim
cihan yine evvelki cihan
……………………
(Hüsnî)

ŞATHİYE
Dini
konulardan, inanca ait meselelerden, alaylı bir dille söz eder gibi yazılan
şiirlerdir. Görünüşte saçma sanılan bu şiirlerin, yorumlandığında tasavvufla
ilgili değişik konulara değindiği anlaşılır.
Yeri göğü
ins ü cinni yarattın
Sen ey
mimar başı eyvancı mısın
Ayı burcu
günü çarhı var ettin
Ey mekan
sahibi rahşancı mısın
Denizleri
yarattın sen kapaksız
Suları
yürüttün elsiz ayaksız
Yerleri
temelsiz göğü direksiz
Durdurursun
acep iskancı mısın
(Azmi)

TEKKE VE TASAVVUF EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİRLERİ :
YUNUS EMRE
(1238-1328)

Türk halk
şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm
sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş
örnek bir insandır. Sadece Tekke ve Tasavvuf edebiyatının değil belki de bütün
Türk edebiyatının en önemli ismidir. Hayatı efsanelerle örülmüştür. Yunus Emre,
yaşadığı dönemin kültür kaynaklarını halkımızın yüzyıllar boyu yaşattığı gür
duygu ırmaklarını, Anadolu insanının ölümsüz diliyle mısralaştırır. Duru söyler.
Allah’a inancı ve insan sevgisi sonsuzdur. Yunus’ un şiir dili oldukça güzel,
temiz ve içtenlik taşıyan bir halk Türkçesidir. İnsan, Allah, ölüm, varlık,
yokluk kavramlarını tasavvuf anlayışında eriterek halka ve hayata bağlı kalarak
yazdığı ilahilerinin toplandığı “Divan”
ı Tasavvuf edebiyatımızın en güzel örneğidir.
Halk dilini
özentisiz, coşkun bir lirizmle kullanır. Lirik şiirin en güzel örneklerini Yunus
Emre vermiştir.
Şiirlerinde
hem aruz, hem de hece veznini kullanmıştır. İnsana ait duyguları işlemesi
yönüyle evrenseldir.
Eserleri :
Divan, Risaletü’n Nushiyye

HACI
BEKTÂŞ-I VELÎ
(1209-1270)

Hacı Bektâş-ı
Velî XIII. Yüzyılda yaşamış ünlü bir Türk mutasavvıfıdır. Türkistan’ ın Nişabur
şehrinde dünyaya gelmiş, birçok mutasavvıftan ders alarak iyi bir tahsil
görmüştür. Türkistan’ ın büyük şeyhi Ahmet Yesevi’ nin işaretiyle Anadolu’ ya
gelmiştir. Kırşehir’ e yerleşmiş ve pek çok derviş yetiştirmiştir.
Bilinen en önemli eseri
Makâlât’ ıdır. Sohbetler, sözler anlamına gelen eser, Ahmet Yesevi’
nin Fakirnâme adlı eserinin açıklaması gibidir. Eser, tasavvuf konusunda
yazılmış ayrı ayrı bölümler halindedir. Hz.Adem’ in yaratılışı, şeytan ve
şeytani işler, Allah’ ın birliği gibi konular ele alınmıştır. Kısa hikaye ve
nüktelerle Allah aşkı ve coşkusu anlatılmıştır.

KAYGUSUZ ABDAL
Doğum
tarihi ve yeri ile ölüm tarihi ve yeri kesin olarak bilinmiyor. Asıl adının
Alâeddin Gaybî olduğu söylenir. Kaygusuz Abdal, menkıbelere göre Alanya Beyi’
nin oğludur; Elmalı Kasabası’ nda Abdal Musa’ nın tekkesinde kırk yıl kulluk
ettikten sonra bir Bektaşi “ulu” su olan Kaygusuz Sultan diye adlandırılmıştır.
Kültürlü
bir şair olduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır. Hece ölçüsünün yanında aruz
ölçüsünü de kullanmıştır. Çoğu şiirlerinde, benimsediği tasavvuf ve Bektaşilik
ilkelerini, özgür bir düşünce içinde, softa görüşle alay edercesine savunmuştur.

PİR SULTAN ABDAL
(?-1560)

Bektaşi
tarikatına bağlı kalan şairimizdir. Dili duru Türkçedir, aşk ve tasavvuf
konularında şiirler söylemiştir. Şiirlerinden, Sivas’ın Banaz Köyü’nde doğduğu
anlaşılır. Bir ayaklanma düzenlediği için Hızır Paşa tarafından yine Sivas’ ta
öldürülmüştür. Hayatı hakkında söylentiler dışında kesin bir bilgi yoktur.
Klasik
edebiyatımızdan etkilenmemiş olan Pir Sultan Abdal, Halk edebiyatı nazım
şekilleri içinde, duygu ve düşüncelerini açık ve sade bir halk söyleyişiyle dile
getirmiştir.