HALK EDEBİYATI



  

HALK EDEBİYATI

ANONİM

AŞIK

TEKKE

1. Ninni

1. Koşma (güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt)

1. İlahi

2. Masal

2. Semai

2. Nefes

3. Halk Hikayesi

3. Varsağı

3. Nutuk

4. Atasözü

4. Destan

4. Devriye

5. Halk tiyatrosu

 

5. Şathiye

6. Ağıt

 

 

7. Türkü

 

 

8. Mani

 

 

 

      İslamiyet öncesi gelenekleri sürdüren halk edebiyatı, Türk şiirinin de önemli kaynaklarındandır.

      II’nci Meşrutiyet’ten sonra halk geleneklerinin ürünleri olan yapıtlar "Halk Edebiyatı" olarak adlandırılmaya başlandı.

      Bu yapıtlar, genellikle öğrenim görmemiş köylüler, kasabalılar ya da kentliler ile yeniçeri ve tekke çevreleri gibi yine halktan kopmamış zümreler arasında, zaman içinde dinin, tasavvufun, tarikatların ve Divan Edebiyatı’nın etkisiyle değişikliklere uğramış eserlerdir.

      İslamiyet’in kabulünden sonra anonim halk edebiyatının temel ürünleri sayılan atasözü, destan, masal, bilmece, mani, türkü, ağıt, mesnevi gibi türlerde büyük gelişme görüldü. Türk Halk Edebiyatı’nın ilk gerçek örnekleri Karahanlılar döneminde ortaya çıktı.

      Kaşgarlı Mahmud’un "Divanü Lügati’t Türk" adlı eserindeki manzum örnekler Türk halk şiirinin temel biçimi olan dörtlüklerle söylenmiş ve genellikle yedili, sekizli ve on birli hece ölçüleriyle düzenlenmişti.     

      Bu eserde atasözleri de bulunuyordu. Yine Karahanlılar döneminde oluşmuş "Satuk Buğra Halk Destanı" ve 11 ve 12’nci yüzyıllarda Türkistan’da Yedisu bölgesinde doğduğu sanılan eski Türk destanlarından motifler taşıyan Manas Destanı da bu dönem halk edebiyatının önemli eserleri arasındadır.

    

HALK EDEBİYATININ ÖZELLİKLERİ

 

 

-       Nazım birimi dörtlüktür. Çoğunlukla hece ölçüsü kullanılmıştır.

-       Şiir müzikten ayrılmamıştır. Şiir, saz şairi(ozan) ya da âşık denen kişilerce bağlama adı verilen bir sazla söylenir. Söz kadar ezgi de önemlidir.

-       Şiirlerdeki dil halkın kullandığı, konuştuğu dildir. Bu nedenle sık sık deyimlere ve güzel halk söyleyişlerine yer verilir.

-       Genellikle hece ölçüsünün 7’ li, 8’ li, 11’ li kalıpları kullanılır.

-       Çoğu kez yarım uyak kullanılır. Zaman zaman rediften yararlanılır.

-       Aşk, tabiat, yiğitlik, ayrılık, hasret, ölüm, toplum, din, zamandan şikayet sık sık işlenen temalardır.

-       Sanatlar arasında az da olsa mecaz ve benzetmeler kullanılır. Boy serviye, kaş kaleme, yüz ay’ a, diş inciye, yanak güle benzetilir.

 

      Halk edebiyatı şiir alanında gelişmiştir. Düzyazı örnekleri geri planda kalmıştır. Düzyazı türleri arasında halk hikayeleri, masallar, atasözleri ve halk tiyatrosunu sayabiliriz.



 

A)    ANONİM HALK EDEBİYATI

 

      Söyleyeni belli olmayan, halkın ortak malı sayılan ürünlerin oluşturduğu edebiyattır. Halk diliyle söylendiği için dili sadedir. Sözlü geleneğe dayanır. Anonim halk edebiyatı ürünlerini; türkü, mani, ninni, destan, tekerleme, bilmece, masal, karagöz, ortaoyunu, atasözü, meddahlık olarak sıralayabiliriz. Bu ürünlerde aşk, ölüm, hasret, yiğitlik, ayrılık gibi evrensel konular işlenir.

 

Anonim Halk Edebiyatında Şiir Dışındaki Ürünler

      Bu ürünlerde dil oldukça yalındır. Üslup sözlü edebiyat geleneklerine uygundur. Süsten uzak, açık, net anlaşılır bir kullanılmıştır. Bu ürünler şunlardır:

      Masal

      Halk hikayesi

      Karagöz

      Halk tiyatrosu (meddah, ortaoyunu, karagöz)

      Atasözü

      Bilmece

 

      Anonim Halk Edebiyatı Nazım Şekilleri

 

     

 MANİ

 

      Maniler yedili hece vezniyle söylenir. Bir dörtlükten oluşur. Uyak düzeni aaxa şeklindedir. Kimi manilerde ilk iki dize doldurmadır, asıl anlam üçüncü ve dördüncü dizelerdedir; ancak bu özellik bütün maniler için geçerli değildir. Manilerde konu sınırı yoktur: Aşk, toplum olayları, ölüm, iyilikler, evlat sevgisi…

 

       A benim bahtiyarım

      Gönülde tahtı yârim

      Yüzünde göz izi var

      Sana kim baktı yârim

 

      Can işte canan hani

      Dert işte derman hani

      Gönül sarayı bomboş

      Beklenen sultan hani

 

      NİNNİ

 

      Genellikle çocuklar için söylenen ve belli bir ezgisi olan nazım şeklidir, her ulusun hatta her yörenin kendine özgü ninnisi vardır. Anne çocuğuna ilişkin isteklerini, iyi dileklerini, kendi sevincini, üzüntülerini anlatır. 7, 8 ve 9’ lu hece ölçüsü ile söylenir. Divan-ı Lügati’t Türk de balubalu olarak geçer.

 

      Dandini dandini danalı bebek

      Elleri kolları kınalı bebek

      Benim oğlum nazlı bebek

      Uyusun yavrum ninni

      (Manisa yöresinden)

 

     Çaya vardım çay susuz

     Çadır kurdum yaylasız

     Benim yavrum pek huysuz

     Ninni yavrum ninni

     (Denizli yöresinden)

 

      TEKERLEME

 

    Çeşitli sözlüklerde "ağızda yuvarlanan söz, saçma sapan söz, eşsesli kelimelerle kurulu konuşma" anlamlarına gelen tekerleme masal, hikaye, bilmece, halk tiyatrosu gibi bazı edebi türler içinde veya bağımsız olarak söylenen ölçülü ve uyaklı sözlerdir. Genellikle çocuk folklorunda hoşça vakit geçirmek, konuşma kabiliyeti kazanmak, oyunlarda eş ve ebe seçmek için bu yola başvurulur. Masal tekerlemesi, oyun tekerlemesi gibi adlar alırlar. En çok çocuk oyunlarında, masalların baş, orta ve sonunda söylenirler. Yöreye göre değişik isimle de söylenirler. Doğu Anadolu’da döşeme, Güney Anadolu’da sayışma denir. Karagöz ve ortaoyununda muhavere, çocuk oyununda ebe, çıkarmada ise sayışma diyebiliriz. Türk edebiyatında ilk tekerleme örneklerine XI. yüzyıldan itibaren rastlanır. Divanü Lügati’t Türk’te bazı tekerlemeler yer alır.

 

ÖRNEK TEKERLEME:

 

Evvel zaman içinde

Kalbur zaman içinde

Deve tellal iken

Sinek berber iken

Ben annemin babamın beşiğini

Tıngır mıngır sallar iken

O yalan bu yalan

Fili yuttu bir yılan

Bu da mı yalan...

 

Yağ yağ yağmur

Tarlada çamur

Teknere hamur

Ver Allahım ver

Sellice yağmur

 

       TÜRKÜ

 

      Türk sözlü geleneğinde, bir ezgi ile söylenen halk şiirinin her çeşidini göstermek için en çok kullanılan ad "türkü"dür. Türk halk edebiyatı nazım biçimi ve türüdür. Ezgisi yönüyle diğer halk şiiri türlerinden ayrılır. Türküler genellikle anonim halk edebiyatı ürünü olarak karşımıza çıkar. İsimleri bilinen saz şairlerinin söyledikleri de giderek halka mal olmuştur. İlk türkü söyleme "Türkü yakmak" diye anılır. Türkü adı Türk sözcüğüne Arapça "ı" eki eklenmesiyle ortaya çıkmıştır. "Türk’e özgü" anlamındadır.

      Türkü, Türk halk şiirinin en eski türlerindendir. Bu sözcük ilk defa XV. Yüzyılda Doğu Türkleri tarafından kullanılmıştır. Hikmet Dizdaroğlu, Anadolu’da türkünün ilk örneğini Öksüz Dede’nin verdiğini belirtir. Türküler genellikle hece vezninin 7, 8 ve 11’li kalıplarıyla kıtalar halinde söylenir. Her kıta türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bend ile nakarattan meydana gelir. Nakarat her bendin sonunda tekrarlanır. Bu kısım bağlama veya kavuştak diye de bilinir. Türküleri kesin ayrıma sokmak güçtür. Bir yörede yakılan türkü diğer bir yöreye şekli ve söyleniş biçimi değişerek geçebilir. Türküler ezgilerine, konularına ve yapılarına göre ayrılır.

1. Ezgilerine Göre Türküler

a. Usulsüzler: Uzun havalardır. Divan, koşma, hoyrat gibi çeşitlere ayrılır.

b. Usullüler: Oyun havalarıdır. Bu türe Konya’da oturak, Urfa’da kırık denilir.

2. Konularına Göre Türküler:

Ninniler ve çocuk türküleri, tabiat üzerine türküler, aşk türküleri, kahramanlık türküleri, askerlik türküleri, tören türküleri, iş türküleri, eşkıya türküleri, acıklı olaylarla ilgili türküler, güldürücü türküler, karşılıklı söylenen türküler, oyun türküleri, ağıtlar.

3. Yapılarına Göre Türküler:

a. Mani kıt’alarından kurulu türküler: Birbirleriyle ilgili konularda söylenmiş manilerin sıralanarak ezgiyle okunmasından meydana gelir.

b. Dörtlüklerle kurulu türküler.

 

ÖRNEK:

 

 

HAVADA BULUT

 

Havada bulut yok bu ne dumandır

Mahlede ölüm yok bu ne figandır

Adı Yemen’dir gülü çemendir

Giden gelmiyor acep nedendir

 

Burası Muş’tur yolu yokuştur

Giden gelmiyor acep nedendir

 

Kışlanın önünde redif sesi var

Bakın çantasına acep nesi var

Bir çift kundurayla bir de fesi var

 

Adı Yemen’dir gülü çimendir

Giden gelmiyor acep nedendir

Burası Muş’tur yolu yokuştur

Giden gelmiyor acep nedendir

 

HAM MEYVE

 

Çamlığı başında tüter bir tütün

Acı çekmeyenin yüreği bütün

Ziyamın atını pazara çekin

Gelen geçen Ziyam ölmüş desinler

 

Uzun olur gemilerin direği

Yanık olur anaların yüreği

Ne sen gelin oldun ne ben güveyi

Onun için açık gider gözlerim

 

Ham meyveyi kopardılar dalından

Beni ayırdılar nazlı yârimden

Eğer yârim tutmaz ise elimden

Onun için açık gider gözlerim

 

Benim yârim yaylalarda oturur

Ak ellerin soğuk suya batırır

Demedim mi nazlı yârim ben sana

Çok muhabbet tez ayrılık getirir

 

 

   

A)    AŞIK EDEBİYATI

 

      Halk edebiyatında aşık adı verilen halk sanatçılarının ürünlerinden oluşan ve 16’ncı yüzyılın başlarında ortaya çıkan türe “aşık edebiyatı” denir. Çoğu, şiirlerini sazla çalıp söylerler. Sözlü geleneğin ürünüdürler. Âşıklar aynı zamanda köy köy, kasaba kasaba dolaşır, şiirlerini gittiği yerlerde saz eşliğinde okurlar. Âşıklar köylerden, kasaba ve şehirlerden bir de asker ocaklarından yetişirlerdi.

      Âşık edebiyatı ürünleri; koşma (koçaklama, güzelleme, taşlama), semai, varsağı, destan olarak sıralanabilir. Âşık edebiyatının konuları Halk edebiyatının ortak konularıdır.

 

Başlıca aşıklarımız:

 

Aşık edebiyatının en büyük şairleri 16 ve 17’nci yüzyılda yetişti. Bunlar arasında Aşık Ömer, Gevheri, Katibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Katip Ali, Karacaoğlan, Üsküdari, Aşık Halil, Aşık Ali, Aşık Mehmed sayılabilir. 18’inci yüzyılın aşık şairleri arasında ise Kabasakal Mehmed, Levni, Kıymeti, Mecnuni ve Nuri sayılabilir. Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyrani, Tokatlı Nuri, Erzurumlu Emrah, Ruhsati, Sümmani, Celali, Muhibbi, Dadaloğlu, Beyoğlu, Seyyit Osman 19’uncu yüzyılan aşık şairleridir. 20'nci yüzyılda ise sönmeye yüz tutan aşık edebiyatı Mazlumi, Kahraman, İrşadi, Mesleki, Talibi, Karamanlı Gufrani, Aşık Ali İzzet ve Aşık Veysel gibi şairlerle bir gelenek olarak varlığını sürdürdü.

 

 

 

     

ÂŞIK EBEDİYATI NAZIM ŞEKİLLERİ:

 

      KOŞMA

 

      Aşık edebiyatımızda doğa, aşk, ölüm, ayrılık, yiğitlik, toplumsal olaylar gibi konuların işlendiği en sık kullanılan şiir türüdür. Dörder dizelik bentlerden oluşur. Bent sayısı genellikle 3, 5 arasındadır. Hece ölçüsünün 6+5 veya 4+4+3 duraklı 11’li kalıbıyla yazılır. Şair koşmanın son bendinde ismini ya da mahlasını söyler. Koşmalar dile getirilen duygular ve söylenişlerine göre koçaklama, güzelleme, taşlama, ağıt gibi isimler alır. Karşılıklı konuşma şeklinde yani "dedim" "dedi" diye başlayan dizelerle de söylenebilir. Bu tür koşmalara "mürâcaa" ismi verilir. Bütün uyakları cinaslı olan koşmalara "tecnis" denir.

      Koşmalar konuları yönünden kendi içinde adlandırılmıştır:

      1) Güzelleme: Doğa güzelliklerini anlatmak ya da at, silah, kadın gibi sevilen varlıkları övmek için yazılan şiirlerdir.

 

      Seni terk eylesem kaşları keman

      Vefası olmayan yârdan nem kaldı

      Cefalım yok mudur göğsünde iman

      Divane eyledin arda nem kaldı.

 

      Ayrılasın bencileyin eşinden

      Bir dem sevda gitmez olsun başından

      Bu ayrılık kıldı beni işimden

      Arayıp gezerim kârda nem kaldı.

                                                 (Kayıkçı Kul Mustafa)

 

 

 

 

       2) Taşlama: Bir kişiyi ya da grubu yermek ya da toplumun aksayan, bozulan ya da yozlaşan yönlerini dile getirmek amacıyla yazılan şiirlerdir.

 

      Değil şimdi ara ile

      Padişahlık para ile

      Sikke ile tura ile

      Muhtaç sanma söze beni

 

      Seyrani’ye söyle böyle

      Ne suçu var ise söyle

      Şanına düşeni eyle

      Ayna etme yüze beni

 

                                                             (Seyrani)

 

      3) Koçaklama: Kahramanlık, yiğitlik konularını coşkulu bir üslupla savaş ve dövüşleri anlatan şiirlerdir.

 

      Kalktı göç eyledi Avşar elleri

      Ağır ağır giden eller bizimdir

      Arap atlar yakın eyler ırağı

      Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

 

      Belimizde kılıcımız kirmani

      Taşı deler mızrağımın temreni

      Hakkımızda devlet etmiş fermanı

      Ferman padişahın, dağlar bizimdir

 

      Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur

      Öter tüfek davlumbazlar vurulur

      Nice koçyiğitler yere serilir

      Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir

                                                              (Dadaloğlu)

 

      4) Ağıt: Genellikle ölen kişilerin arkasından söylenen şiirlerdir. Ağıtın İslam öncesi Türk edebiyatındaki karşılığı sagu’ dur. Divan edebiyatında da mersiyeler aynı amaçla söylenen şiirlerdir.

 

      Yetim kalmış idin emzik tavında

      Gamınla kardeştin gençlik çağında

      Bir gül yeşertmedi vuslat bağında

      Gönül yaraların hep berat götür

 

      De ki Kadir Mevlâm bize ilişme

      Dünyada sızıyan çıbanı deşme

      Celâli Baba’dan sorma, söyleşme

      Bu dertli çobandan bir selam götür

 

                                                         (Celali)

 

      SEMAİ

 

      Hece ölçüsünün 8’li kalıbıyla söylenir, uyak düzeni koşmaya benzer. Dörtlük sayısı en az 3, en çok 5-6’ dır. Kendine özgü bir ezgisi vardır.

      Koşmada işlenilen temaların ve konuların hepsi, semaide de kullanılır. (Aşk,sevgi,doğa,güzellik, ayrılık acıları ve ölüm.)

      Semai’ nin koşmadan ayrılan yönleri; bestesi, ölçüsü ve dörtlük sayısıdır.

 

İncecikten bir kar yağar

Tozar Elif Elif diye

Deli gönül abdal olmuş

Gezer Elif Elif diye

 

Elif’in uğru nakışlı

Yavru balaban bakışlı

Yayla çiçeği kokuşlu

Kokar Elif Elif diye

                                                     (Karacaoğlan)

 

       VARSAĞI

 

      Aşık edebiyatının çok yaygın olmayan bir nazım biçimidir. İlk olarak Toroslar’ da yaşayan Varsak boyundan ozanlar tarafından kullanılmıştır. Kendine özgü bir bestesi vardır. Müziğinde ve sözlerinde, meydan okuyan, yiğitlik sezilen, babacan, erkekçe bir hava sezilir. Hece ölçüsünün 8’ li kalıbıyla söylenir.

      Varsağının diğer nazım şekillerinden farkı, bestesi ve “bre, hey, behey” gibi ünlemlere yer verilmesidir. Konu olarak hayattan ve talihten şikayet, kahramanlık, yiğitçe yaşama işlenir.

 

       Bre ağalar bre beyler

Ölmeden bir dem sürelim

Gözümüze kara toprak

Dolmadan bir dem sürelim

 

Amen hey Allahım aman

Ne aman bilir ne zaman

Üstümüzde çayır çemen

Bitmeden bir dem sürelim

                                                         (Karacaoğlan)

 

 

 

 

      DESTAN

 

      Destan, dörtlük şeklinde düzenlenen, şekil bakımından koşma gibi, fakat ondan daha uzun bir nazım biçimidir. Dörtlük sayısı sınırlı değildir. Hece ölçüsünün 11’ li kalıbıyla söylenir. Konu olarak toplumu etkileyen olaylar anlatılır. Yine soylu savaşçılarla, hükümdarların kahramanlıklarını ağırbaşlı, yüce, dramatik bir üslupla, belirli biçimsel kurallara bağlı kalarak anlatan şiirlerdir

      Kayıkçı Kul Mustafa’ nın Genç Osman Destanı tanınmış bir şiirdir:

 

      İbtida Bağdat’ a sefer olanda

      Atladı hendeği geçti Genç Osman

      Vuruldu sancaklar, kaptı sancağı

      İletti hendeğe dikti Genç Osman

 

      Eğerleyin kır atımın ikisin

      Fethedeyim düşmanların hepisin

      Sabah namazında Bağdat kapısın

      Allah Allah deyip açtı Genç Osman

 

      Kul Mustafa karakolda gezerken

      Gülle kurşun yağmur gibi yağarken

      Yıkılası Bağdat seni döğerken

      Şehitlere serdâr oldu Genç Osman

                                                (Kayıkçı Kul Mustafa)

 

                                                                                                                  

 

 

 

AŞIK EDEBİYATININ TEMSİLCİLERİ :

 

      KÖROĞLU

      Kimliğiyle ilgili birçok söylenti var. Birincisi, 16 ve 17’nci yüzyılda yaşadı. Yeniçeri ocağından yetişen bir şair. 1578-1590 arasındaki Osmanlı-İran savaşlarına katıldı. Bir tür ordu şairidir. İkinci savunmaya göre, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir alana yayılmış destansı ve türkülü halk öyküsündeki kahraman Köroğlu. İkinci Köroğlu, Bolu Gerede çevresinde yaşadı. Asıl adı Ruşen. Devlete karşı ayaklandı. Sivas-Tokat yolu üzerindeki Çamlıbel’e yerleşip eşkıyalık yaptı. Ama adil bir eşkıya idi. Bir başka söylentiye göre de, Bolu Beyi’nin seyisi Yusuf’un oğlu Ruşen Ali asıl Köroğlu’dur. Bolu Beyi, babası Yusuf’un gözlerine mil çektirdi. Ruşen Ali, babasını sağaltmak için Aras Irmağı’na götürdü. Ama ilaç olacak köpükleri kendisi içip yiğitlik ve şairlik gücü kazandı. Çamlıbel’e yerleşip babasının intikamını almak üzere Bolu Beyi’ne savaş açtı. Köroğlu hikayesi, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Balkanlar’da da bilinir. Yeniçeri aşığı Köroğlu’nin şiirleri dil ve anlatım bakımından öykü kahramanı Köroğlu adına söylenen şiirlerden çok farklıdır. Köroğlu ile ilgili ilk araştırmayı Pertev Naili Borotav yaptı. Cahit Öztelli’nin de Köroğlu-Dadaloğlu ve Kuloğlu adlı yayınlanmış bir araştırması vardır.

 

   KARACAOĞLAN

      17’nci yüzyılda yaşadığı sanılıyor. Göçebe Türkmen obalarında yetişti. Asıl adının İsmail, Halil ya da Hasan olduğu yolunda görüşler var. Hatta aynı mahlasla şiirler yazmış birçok Karacaoğlan’ın varlığı bile savunuluyor. Ahmet Kutsi Tecer ve Şükrü Elçin’in araştırmaları, yaşamının büyük bölümünü Rumeli’de geçiren ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde Avusturya seferine katılan bir Karacaoğlan’ın varlığını ortaya koyar. Fuad Köprülü ve Cahit Öztelli gibi araştırmacılar da, 17’nci yüzyılda yaşadığını savunuyor. Bu araştırmacılara göre Karacaoğlan, şiirlerinde Abaza Hasan Paşa’nın öldürülmesi, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın Avusturya seferi gibi bu döneme ait tarihsel olaylardan söz eder. Karacaoğlan’ın şiiri aşk ve doğa üzerinde kuruludur. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm en çok değindiği konulardır. Şiirlerinde sıkça adları geçen Elif, Zeynep ve İsmikan adlı kadınların sevgilileri olduğu sanılıyor. Duygularını, yaşadıklarını, düşüncelerini içten, gerçekçi ve özgün bir şiir yapısı içinde anlatır. Karacaoğlan, Türk aşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş biçimi getirdi. Doğa benzetmelerine sık sık başvurur. Çok yalın ve temiz bir Türkçe kullanır. Şiirlerinin iki ana teması aşk ve doğadır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi ve ölüm de işlediği konular arasında yer alır. Duygularını, düşüncelerini, yaşadıklarını gerçekçi ve içten bir biçimde, açık ve anlaşıır bir dille yansıtırken şiirinde özgün bir yapı kurdu, âşık edebiyatına yeni bir söyleyiş biçimi yerleştirdi. Gerçeklere yönelik bir anlayışla ördüğü şiirinde ait olduğu göçebe halkın geleneklerini yansıttı, içinde yaşadığı ve yurt edindiği doğayı betimledi. Kendisinden sonra gelen birçok ozanı derinden etkiledi. Bu olumlu etkiler günümüz Türk şiirine kadar uzanır. Şiirlerini ilk kez Nüzhet Ergun derleyip yayınladı. Cahit Öztelli’nin Karacaoğlan-Bütün Şiirleri adlı derlemesi de önemli Karacaoğlan araştırmalarından. Birçok şiiri bestelendi.

 

      GEVHERİ

      Kırımlı olduğu sanılan Gevheri’ nin 17. yüzyılın ikinci yarısında ve 18. yüzyılın başlarında yaşadığı tahmin edilmektedir. Bir şiirinden Şam’ a, Arabistan’ a gittiğini; bir kaynaktan da Rumeli’ de bulunduğunu, bir paşanın divan katipliğini yaptığını öğreniyoruz.

      Katiplik yapmasından, öğrenim gördüğü anlaşılan Gevheri, Divan edebiyatının etkisiyle şiirler söylemiştir. Aruz ölçüsünü kullandığı gibi, yabancı sözlere, Divan mazmunlarına da yer vermiştir.

 

      SEYRÂNİ (1807-1866)

      Kayseri’nin Develi Kasabası’nda doğmuştur. İstanbul’ a gelmiş ancak devrin büyüklerini hicvettiği için, memleketine dönmek zorunda kalmıştır. Orada yoksulluk içinde ölmüştür. Seyrâni, çağının aksaklıklarını, yöneticilerini, bozulan yönlerini yermiştir.

      Aruzla yazılmış şiirleri de vardır; ama gerçek sanatı hece ile yazdığı koşma, nefes, destan, semâi, devriye tarzındaki şiirlerinde görülür. Halk şiirimize, hicivle mizah karışımı değerli örnekler kazandırmıştır.

 

      AŞIK ÖMER (1630-1707)

      Onun şiirlerinde divan edebiyatı etkisi görülür. Aruz vezniyle yazmış olduğu şiirleri de vardır. Asıl gücü aşk şiirlerindedir. Aşık Ömer; koşma, semâi, varsağı, destan ile birlikte tevhit, naat, gazel, kaside tarzında da şiirler yazmıştır. Saz şairlerimiz içerisinde en çok şiir yazan odur. Semâilerinde, içli duygularını çok güzel dile getirmiştir. Güçlü bir lirizmi vardır.

 

      DADALOĞLU (1775-1865)

      19’uncu yüzyılda yaşadı. Asıl adı Veli. Türkmen-Avşar aşıklarının önde gelenlerinden. Kul Mustafa mahlasını da kullanan Aşık Musa’nın oğlu. Toros dağlarında Kozan, Erzin, Payas yörelerinde yaşayan göçebe Türkmenlerin Avşar boyundan. Az da olsa eğitim aldı. Avşar beylerinden Küçük Alioğlu ile Kozanoğlu’nun yanında imamlık, katiplik yaptığı anlatılır ama bu konuda yeterli bilgi yok. Daha çok Gavurdağı ve Ahır Dağı yörelerinde yaşadı. Çukurova'yı, Toroslar'ı, Orta Anadolu'yu dolaştı. Şiirlerinde göçerlik koşullarını, döneminde orta Anadolu’da hüküm süren aşiret kavgaları ve aşiretlerin Osmanlı Devleti ile savaşlarını duru ve yalın bir dille yansıttı. Dili Anadolu Türkmen boylarının kullandığı halk Türkçesi. Asıl ününü kavga türküleri ile yaptı ama duygu ve aşk konularını da aynı başarıyla işledi. Yüz kadar şiiri sözlü kaynaklardan derlenerek günümüze ulaştı. Bu derlemeleri Cahit Öztelli, Taha Toros, Haşim Nezihi Okay, Ahmet Z. Özdemir ile Saim Sakaoğlu yayınladı. Diğer 19'uncu Yüzyıl halk ozanlarından iki noktada ayrılır. Kent yaşamından uzak kaldığı için şiirlerinde hep göçerlik ortamını yansıttı. Diğer yandan yine kentte bulunmayışı nedeniyle çağdaşı halk ozanlarında sık rastlanan divan şiirine yakınlık onda hiç görülmez. Karacaoğlan'ın aşk ve doğa şiirlerindeki üstün yeteneği ile, Köroğlu'nun yiğit ve kavgacı anlatımını birleştirir.

 

     

 

      ERZURUMLU EMRAH (?-1860)

      Erzurum’un Tanbura köyünde doğdu. Doğum tarihi bilinmiyor. 1860’ta Niksar’da yaşamını yitirdi. Erzurum’da medrese eğitimi gördü. Önceleri sadece saz çalıp ustasının şiirlerini söylüyordu. Zamanın en ünlü şairlerindendir. Asıl kişiliği hece ölçüsüyle yazdığı koşma ve semâilerinde görülür. Emrah; gazel, murassa, muhammes tarzında da şiirler yazmıştır.

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU (1894-1973)

     

      Sivas’ ın Şarkışla İlçe­sinin Sivrialan Köyü’nde doğan Aşık Veysel; çocukluğunda geçirdiği çiçek hastalığı yüzünden gözlerini kaybetmiş; ama gönül gözü açılmış içli bir saz şairidir.

      Aşık Veysel; Deyişler, Sazımdan Sesler, Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitaplarda yayımlanan şiirlerinde, insan, yurt ve tabiat sevgisini dile getirmiş; onlara, karanlık dünyasından, kendine özgü duyuş ve düşünüşler serpiştirmiştir.

 

 

 

 

 

A)     TEKKE VE TASAVVUF EDEBİYATI

        

      Amacı dini ve tasavvufi düşünceyi yaymak olan tekkeler etrafında gelişmiş bir edebiyattır. Şairler bağlı bulunduğu tarikatın inançlarını yaymak için şiiri araç olarak kullanır. Bu edebiyatın konusu Allah aşkı ve “Vahdet-i Vücud” düşüncesidir.

      Tekke edebiyatı şairlerinin birçoğu, dergahlarda, tekkelerde tarikat öğretisiyle yetişmiş şeyh ve dervişlerdir; hoşgörüyü, ilahi aşkı ve sevgiyi benimsemişlerdir. Tekke şairleri aşk yoluyla Allah’ ı sevdirerek, insanları Allah’ a yaklaştırma yolunu seçmişlerdir.

      Tekke şiirlerinde hem Divan edebiyatına hem de Halk edebiyatına ait nazım şekilleri kullanılmıştır. Hem hece hem aruz vezni kullanılmıştır. Dil halkın anlayabileceği bir dildir.

 

 

TEKKE VE TASAVVUF EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ:

 

      İLAHİ

      Tanrıyı övmek, ona yakarmak için söylenilen dini şarkılara ilahi denir. Tekke edebiyatında ise din ve ahlakla ilgili şiirler ilahi adıyla tanımlanır. Özel bir ezgiyle okunur. Hecenin 7’ li, 8’li ve 11’ li kalıbıyla söylenir.

 

      Dağlar ile taşlar ile

Çağırayım mevlam seni

Seherlerde kuşlar ile

Çağırayım mevlam seni

 

Sular dibinde mâhiyle

Sahralarda âhû ile

Abdal olup yâhû ile

Çağırayım mevlam seni

 

                                                             (Yunus Emre)

 

      NEFES

      Bektaşi şairlerin söyledikleri tasavvufi şiirlere denir. Genellikler tasavvuftaki vahdet-i vücud düşüncesi anlatılır. Bunun yanında Hz. Muhammed ve Hz. Ali için övgüler de söylenir.

 

      İstivâyı gözler gözüm

Seb’almesanidir yüzüm

Ene’l Hakk’ı söyler sözüm

Mi’râcımız dârdır bizim

 

Haber aldık mahkemâttan

Geçmeyiz zâttan sıfattan

Balım nihan söyler Haktan

İrşâdımız sırdır bizim

 

                                            (Balım Sultan)

 

 

      NUTUK

      Tarikat şeyhlerinin, pirlerin, mürşitlerin tekke ve tarikat derecelerini ve tarikat adabını öğretmek için söyledikleri şiirlerdir.

 

      Evvel tevhid sürer mürşid dilinden

      Erişir cânına fazlı Hüdâ’ nın

      Kurtulursun emârenin elinden

      Erişir cânına fazlı Hüdâ’ nın

      DEVRİYE       

      Allah’tan gelip Allah’a dönüleceğini de anlatan şiirler diyebiliriz. Devriye, Hz. Muhammed’ in “Ben nebi iken Âdem su ile çamur arasındaydı.” hadisi ile ilgilidir. Mutasavvıflara göre vücut halindeki Hz. Muhammed, yeryüzüne sonradan gelmiştir. Halbuki ruh halindeki Hz. Muhammed ezelden beri vardı. Vakti gelen ruh maddi aleme iner. Önce cansız varlıklara, sonra nebâtata (bitkilere), hayvana, insana en sonra da insan-ı kamil’ e geçer. Oradan da Allah’ a döner. Bu inişi ve çıkışı anlatan şiirlere devriye denir.

 

       Ana rahminden düştük pazara

       Bir kefen aldık da girdik mezara

 

      ……………………

      Çok seyr ü devr edip geldim ben ey can

      Bildim cihan yine evvelki cihan

      ……………………

                                                                       (Hüsnî)

 

    

 

  ŞATHİYE

      Dini konulardan, inanca ait meselelerden, alaylı bir dille söz eder gibi yazılan şiirlerdir. Görünüşte saçma sanılan bu şiirlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili değişik konulara değindiği anlaşılır.

 

      Yeri göğü ins ü cinni yarattın

      Sen ey mimar başı eyvancı mısın

      Ayı burcu günü çarhı var ettin

      Ey mekan sahibi rahşancı mısın

 

      Denizleri yarattın sen kapaksız

      Suları yürüttün elsiz ayaksız

      Yerleri temelsiz göğü direksiz

      Durdurursun acep iskancı mısın

 

                                                       (Azmi)  

 

 

 

TEKKE VE TASAVVUF EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİRLERİ :

 

      YUNUS EMRE (1238-1328)

      Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Sadece Tekke ve Tasavvuf edebiyatının değil belki de bütün Türk edebiyatının en önemli ismidir. Hayatı efsanelerle örülmüştür. Yunus Emre, yaşadığı dönemin kültür kaynaklarını halkımızın yüzyıllar boyu yaşattığı gür duygu ırmaklarını, Anadolu insanının ölümsüz diliyle mısralaştırır. Duru söyler. Allah’a inancı ve insan sevgisi sonsuzdur. Yunus’ un şiir dili oldukça güzel, temiz ve içtenlik taşıyan bir halk Türkçesidir. İnsan, Allah, ölüm, varlık, yokluk kavramlarını tasavvuf anlayışında eriterek halka ve hayata bağlı kalarak yazdığı ilahilerinin toplandığı “Divan” ı Tasavvuf edebiyatımızın en güzel örneğidir.

      Halk dilini özentisiz, coşkun bir lirizmle kullanır. Lirik şiirin en güzel örneklerini Yunus Emre vermiştir.

      Şiirlerinde hem aruz, hem de hece veznini kullanmıştır. İnsana ait duyguları işlemesi yönüyle evrenseldir.

      Eserleri : Divan, Risaletü’n Nushiyye

 

            HACI BEKTÂŞ-I VELΠ           (1209-1270)

      Hacı Bektâş-ı Velî XIII. Yüzyılda yaşamış ünlü bir Türk mutasavvıfıdır. Türkistan’ ın Nişabur şehrinde dünyaya gelmiş, birçok mutasavvıftan ders alarak iyi bir tahsil görmüştür. Türkistan’ ın büyük şeyhi Ahmet Yesevi’ nin işaretiyle Anadolu’ ya gelmiştir. Kırşehir’ e yerleşmiş ve pek çok derviş yetiştirmiştir.

      Bilinen en önemli eseri Makâlât’ ıdır. Sohbetler, sözler anlamına gelen eser, Ahmet Yesevi’ nin Fakirnâme adlı eserinin açıklaması gibidir. Eser, tasavvuf konusunda yazılmış ayrı ayrı bölümler halindedir. Hz.Adem’ in yaratılışı, şeytan ve şeytani işler, Allah’ ın birliği gibi konular ele alınmıştır. Kısa hikaye ve nüktelerle Allah aşkı ve coşkusu anlatılmıştır.

 

KAYGUSUZ ABDAL

      Doğum tarihi ve yeri ile ölüm tarihi ve yeri kesin olarak bilinmiyor. Asıl adının Alâeddin Gaybî olduğu söylenir. Kaygusuz Abdal, menkıbelere göre Alanya Beyi’ nin oğludur; Elmalı Kasabası’ nda Abdal Musa’ nın tekkesinde kırk yıl kulluk ettikten sonra bir Bektaşi “ulu” su olan Kaygusuz Sultan diye adlandırılmıştır.

      Kültürlü bir şair olduğu şiirlerinden anlaşılmaktadır. Hece ölçüsünün yanında aruz ölçüsünü de kullanmıştır. Çoğu şiirlerinde, benimsediği tasavvuf ve Bektaşilik ilkelerini, özgür bir düşünce içinde, softa görüşle alay edercesine savunmuştur.

 

      PİR SULTAN ABDAL   (?-1560)

      Bektaşi tarikatına bağlı kalan şairimizdir. Dili duru Türkçedir, aşk ve tasavvuf konularında şiirler söylemiştir. Şiirlerinden, Sivas’ın Banaz Köyü’nde doğduğu anlaşılır. Bir ayaklanma düzenlediği için Hızır Paşa tarafından yine Sivas’ ta öldürülmüştür. Hayatı hakkında söylentiler dışında kesin bir bilgi yoktur.

      Klasik edebiyatımızdan etkilenmemiş olan Pir Sultan Abdal, Halk edebiyatı nazım şekilleri içinde, duygu ve düşüncelerini açık ve sade bir halk söyleyişiyle dile getirmiştir.