EDEBİ AKIMLAR



  •   AKIM (EKOL)

     

           Belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, çeşidi ve yazarın ulusu bakımından herhangi bir fark olmadan biçimsel ve içeriksel olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisidir. Belli başlı edebi akımlar, klasisizm, romantizm (coşumculuk), parnasizm (sanat sanat içindir), naturalizm (doğalcılık), sembolizm (simgecilik), realizm (gerçekçilik), fütürizm (gelecekçilik), dadaizm, gerçeküstücülük (sürrealizm), letrizm (harfçilik), varoluşçuluk (egzistansiyalizm), personalizm (kişilikçilik) olarak sıralanabilir.

     

     

        

    KLASİSİZM

     

          Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne’de, hatta Aristoteles’tedir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır.

     

         Klasisizm  XVII. yüzyıl ortalarında Fransa’ da ortaya çıkan edebiyat akımıdır. Klasisizm, sanatta şu ilkelere yer verir:

          1- İnsandaki tabiata, insanların iç dünyasına

             saygı gösterme.

          2- Akıl ve sağduyuya dayanma.

          3- Şekilde, dil ve anlatımda, söyleyişte en

              olguna varma.

           Klasiklere göre, insanı insan yapan güç, akıl ve sağduyusudur.

           Akıl ve sağduyuya dayanan eserler, herkesin anlayabileceği nitelikte güzel ve gerçeği yaşatan eserlerdir. Gerçek, tabiatta vardır; öyleyse sanatçı tabiata saygı göstermek, onu örnek tutmak zorundadır. Sanatçı  tabiatı örnek alırken, ahlakçı bir yol tutar. Ancak bu tabiat, insanı hayvandan ayıran iç dünyası, karakter ve davranışlarıdır; dış dünya değildir.

         

          Klasiklere göre, bir eserde önemli olan konunun ilgi çekici olması değildir. Onun, en güzel biçim içinde, en olgun dil, anlatım veya  üslupla ortaya konulması ve insanlığa seslenmesi gerekir.

          Eski Yunan ve Latin edebiyatını örnek alan klasiklerin, bu eserlerini hala beğenilmesi, onlardaki insanlık mefkuresinden ve değişmeyen akıl ve sağduyu ilkelerine bağlı olmalarındandır.

     

     

         Klasiklerin tiyatroda üç birlik, (yer, zaman, ana olay birliği “Bir yerde, bir günde, bir tek olay”) kuralına uymaları, akla ve tabîliğe verdikleri önemi gösterir.

          Klasik sanatçıların başlıcaları:

          Şiir (Fabl) alanında La Fontaine (La Fonten)

          Tragedyada Racine (Rasin), Corneille (Korney)

           Eleştirme alanında Bolleau (Bualo);

           Komedyada Moliere (Molyer

          Romanda Madame Le Fayette (Madam dö la 

          Fayet);

          Hitabet alanında Bousset (Buse);

          Karakterleriyle La Bruyere (La Bruyer) ‘ dir.

          Türk edebiyatında Klasisizmin etkisini belirli olarak göremiyoruz; ancak, Şinasi’ nin La Fontaine’ den; Ahmet Vefik Paşa’ nın da Moliere’ den yaptığı çeviri ve adapteler Klasisizmi edebiyatımıza tanıtmıştır.

     



     

    ROMANTİZM

     

          Bu akım 18. yüzyılın sonunda başlar ve 19. yüzyılın ortalarına kadar sürer. Klasisizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Coşumculuk diye de bilinen romantizmde önce ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler kendini göstermiştir. Bu gelişmelerin en önemlisi, halkın beğenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doğal anlatım biçimlerine yönelmiş olmasıydı. Romantizm, klasisizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarihsel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır.

           Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf, duygusal açıdan kendisine yakın hissettiği daha gerçekçi sanat biçimlerinden yanaydı. Böylece romantizm gelişme ve yaygınlaşma şansı buldu.

           Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques Rousseau’dur. Ama İngiliz yazarlar William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge’nin 1790 yılında birlikte yayınladığı Lirik Balatlar adlı eser romantizmin bildirgesi sayılır. Yine İngiltere’de William Blake, Almanya’da Friedrich Hölderlin, Johann Wolfgang von Goethe, Jean Paul, Novalis, Fransa’da Chateaubriand ve Madame de Stael romantizmin ilk temsilcileridir. Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Nodier, Soumet, Deschamp, Alfred de Musset romantik akımın önemli yazarlarıdır.

     

               Kuralcı olmayan Romantizmin başlıca nitelikleri şöyle sıralanabilir:

          1- Din her şeyin gelip geçiciliğini gösterdiği için, romantikler üzüntü, kötümserlik, kuşku içindedirler; bu yüzden tabiata yönelirler; çoğunlukla aşk, ölüm, tabiat konularını işlerler. İnsan ruhuna önem vererek karşıtlık’ lardan, ikiliklerden (güzel-çirkin, iyi-kötü…) yararlanırlar. Sanatın ortaya koyduğu, insan hayatı dediğimiz dram, bu karşıtlıklardan doğmuştur. “Gerçek şiir de, karşıtların uyumundadır.”

          2- Romantizm, Klasisizmin önem vermediği din duygusu’ na dayanır. Kişileri bu inanca götüren, akıldan çok duygular olduğuna göre, Romantizm’ de duygu, coşkunluk ve hayal önem kazanır; akıl ve mantık bu lirizm içinde erir.

          3- Romantik sanatçılar, Klasikler gibi gerçeği bir yönüyle değil, çirkin, bozuk, gülünç… bütün yönleriyle vermeye çalışırlar; “soyutun, genelin, tipin” yerine göz alıcı olan somut’ u, özel’i seçerler.

          4- Konularını milli kaynaklardan ve tarihten; çağdaş edebiyatlardan; göz alıcı olay ve kişilerden seçerler. Bunları kendi duygu ve hayalleriyle; tabiat tasvirleriyle süslerler.

     

          Büyük İngiliz şairi ve yazarı Shakespeare, Romantizm’ in kaynağı sayılır. Byron (Bayrın), Shelley (Şelley) ve Keats (Kits) de İngiliz Romantizmi’ nin ünlü şairleridir.

          Lamartine (Lamartin)’ in 1820’ de yayınladığı “Meditation” (Meditasyon) adlı şiir dergisi ile ilgi çeken Romantizm, Victor Hugo (Viktor Hugo)’ nun 1827’ de ortaya koyduğu “Cromwel önsözü” ve 1830’ da oynattığı “Hernani” (Ernani) adlı dramıyla Klasisizm’e karşı büyük başarı sağladı ve bir edebiyat akımı haline girdi.

          Romantizm, edebiyatımızda en çok Tanzimat döneminde etkili olmuştur. Çeviriler yoluyla başlayan bu etki, özellikle Namık Kemal, Ahmet Mithat, Abdülhak Hamit’ in eserlerinde karşımıza çıkar.

     

     

     

    REALİZM (GERÇEKÇİLİK)

     

            Bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasisizme bir tepki özelliğinde ise gerçekçilik yani realizm, hem klasisizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve edebi eserlerin bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır.

     

     

     

          Realist hikaye ve romanlarda :

          1- Gözleme ve belgelere dayanılır.

          2- Kişilerin ruhi davranışlarını etkileyen, onların

              kişiliklerini çizen çevre ve ortamın  

              tanıtılmasına önem verilir; kahramanların

              gözüyle tasvirler yapılır.

          3- Konu gerçekten  alınır. Olay ve kişiler,  

              yaşayan olay ve kişilerin benzerleridir.

          4- Olayların, davranışların, kahramanların

               ruhlarında bıraktığı izlenimler, duygu ve

               düşünceler belirtilir.

          5- Yazarın bir eğitim amacı yoktur. O, ancak

               gerçekleri eserlerinde anlatan bir gözlemcidir.

          6- Realizme göre sanatın sanattan başka bir

              gayesi yoktur. Sanatın din, ahlak ve sosyal

              yönden bir amacı yoktur.

          7- Romancı his ve hayale kapılmadan toplum

              gerçeklerini olduğu gibi yansıtmalıdır.

     

          Romantizm ile gerçekçilik arasında bir  geçit sayılan Stendhal (Stendal) ve Balzac (Balzak)’ tan sonra; anketlere dayanarak eser veren bazı küçük romancılar, ilk olarak gerçekçiliği uygulamaya başladılar.

          1875 yılında Gustave Flaubert (Güstav Flober)’ in yazdığı “Madame Bovary” nin yayımlanması, Realizm’in zaferi sayılır. Bu romandaki kişilerin ve olayların gerçek ve yaşanmış olduğu söylenir. Alphonse Daudet (Alfons Dode) de roman ve hikayelerinde gözlemlerine dayanarak günü gününe tuttuğu notlardan yararlanmıştır.Realist yazarlardan  Goncourt (Gonkur) kardeşler “Journal” lerinde: “Roman anlatılmış veya tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler mazinin hikayeleri, romancılar da halin hikayecileridir.” derler.

          Türkiye’ de ilk realist roman ve hikaye yazarları Recaizâde Mahmut Ekrem, Sami Paşazade Sezai ve Nabizâde Nazım’ dır. Halit Ziya realizmin gerçek temsilcisidir. Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay da realizmden etkilenmişler bu akıma uygun eserler vermişlerdir.

     

                                                                                                                      

     

     

    NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)

     

           19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuştur. Doğa bilimlerinin, özellikle de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar, gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir tutum ve tam bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. Yazgılarını belirleyebilme gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu değillerdir. Natüralizm, Realizmin esaslarından ayrı olarak soyaçekime; tiyatroda kostüm ve dekora önem verir. Natüralist eserlerde, yönetimin ve toplum baskısının yarattığı kötümserlik sezilir.

          İnsanın bütün özelliklerini biçim çıplaklığı ile ortaya çıkarıp göstermeyi gaye edinmişlerdir.

          Sanat, toplumun yaralarını deşip çirkinlikleri ortaya çıkaracak olan bir araçtır. Hayatı bütün yönleriyle anlatmışlar, iğrenç, çirkin ve bayağı sahneleri anlatmaktan geri durmamışlardır.

          Natüralistlere göre bedenden ayrı bir ruh yoktur. İnsanların hayatı bayağı, çirkin, aşağılık içgüdülerden ibarettir. Kötü çevreler, kötü kişileri yetiştirir. Kişinin bunda günahı yoktur.

          Dil her seviyedeki insanın anlayabileceği bir düzeyde tutulmuştur. Roman kahramanı toplumun hangi kesimindense o kesimin ağzıyla, telaffuz biçimiyle konuşturulmuştur.

          Doğalcı bir gerçekçilik olan Natüralizm’ in kurucusu Emile Zola (Emil Zola) dır. Hikaye ve romanlarında, özellikle ruh incelemelerine önem veren Guy De Maupassant’ ta (Guy dö Mopasan) Natüralist bir  tutum göze çarpar.

          İlk Türk natüralisti Beşir Fuat’ tır. Türk edebiyatında Hüseyin Rahmi ve Nebizâde Nazım  natüralizme uygun eser vermişlerdir.

     

     

     

     

    PARNASİZM

     

         İsmini, Catulle Mendes ile Louis Xavier de Richard’in hazırlayıp Alphonse Lemerre’in bastığı Le Parnasse Contemporain (Çağdaş Parnasçılık) adlı eserden alır.

     

     Sanat için sanat” anlayışına dayanan Parnasizm akımı 19. yüzyılın sonlarında Fransa’ da ortaya çıkmıştır.

          Realizmin şiirdeki kolu şeklinde tarif edenler de vardır. Romantizme tepki olarak çıkmıştır. Parnasyenler doğal güzelliklere, dış görünüşe, gözlem ve tasvire büyük önem vermişlerdir. Ayrıca yabancı ülkelerin sanata elverişli güzelliklerine ilgi göstermişlerdir. Şair şahsi duygularını gizleyip manzaraları ve bu arada felsefi düşünceleri dile getirir. Tasvirler oldukça canlı ve başarılıdır.

          Parnasyenler şiirde şekil güzelliğine, yetkinliğine çok önem vermişlerdir. sözcüklerin seçilerek kullanılışı, sözcüklerin sıralanışı, bu sıralanıştan doğan ahenk çok önemlidir. Dizeyi, güzel bir şekilde yan yana getirilmiş bir sözcük dizisi olarak düşünmüşler, mısranın özünde bir duygu aramamışlardır. Ölçüye büyük özen göstermişlerdir. Ahenge yardımcı olduğu için uyağa önem vermişlerdir.

          Parnasyenler kendi tarihlerindeki üstün   dönemlere, yükselişlere özlem duymuşlardır.

          Parnasizm’i hazırlayan T. De Banville (Banvil) ve Th. Gauthier (Gotiye)’ dir. Jose Maria De Heredia (Jose Maria dö Heredeya), François Coppee (Fransuva Kope), Sully Prodhomme (Süli Prüdom) parnasyen şairlerdir.

          Bizim edebiyatımızda Yahya Kemal ve belli ölçüde Cenap Şehabettin  ve  Tevfik Fikret parnasizmden etkilenen sanatçılardır.

     

     

     

     

     

    SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)

     

         19. yüzyılın sonlarında Fransa’da ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar. Simgecilik, geleneksel Fransız şiirini hem teknik hem de tema açısından belirleyen katı kurallara bir tepki olarak başladı. Simgeciler, şiiri açıklayıcı işlevinden ve kalıplaşmış bir hitabetten kurtarmayı, şiirle insanın yaşantısındaki anlık ve geçici duyguları betimlemeyi amaçladılar. Simgeciler, dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri canlandırmaya, şairin ruhsal durumunu ve gerçekliğin belirsiz ve karmaşık birliğini dolaylı biçimde yansıtacak özgür ve kişisel eğretileme ve imgeler aracılığıyla varoluşun gizemini aktarmaya çalıştılar.

           Simgeci şiirin başlıca temsilcileri Charles Baudelaire’nin şiir ve görüşlerinden fazlaca etkilenen Fransız Stephane Mallarme, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud’dur. Sembolik yazarlar arasında Jules Laforgue, Henry de Regnier, Rene Ghil, Gustave Kahn, Belçikalı Emile Verhaeren, ABD’li Stuart Merrill, Francis Viele Griffin yer alır.       Sembolizmde dil, herkesin anlayacağı seviyede değildir, oldukça ağırdır. Edebiyatımızda sembolizmin temsilcisi Ahmet Haşim’ dir. Cenap Şehabettin de sembolizmden etkilenmiştir.

     

     

     

     

     

     

    SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK)

     

          Avrupa’da birinci ve ikinci dünya savaşları arasında gelişti. Bu akım temelini, akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadacıların eserlerinden alır. 1924’te "Manifeste du Surrealisme"i (Gerçeküstülük bildirgesi) hazırlayan şair Andre Breton’a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Ve bu bütünleşme içinde düşsel dünya ile gerçek yaşam "mutlak gerçek" ya da "gerçeküstü" anlamda iç içe geçiyordu. Sigmund Freud’un kuramlarından etkilenin Breton için, bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneği idi.  

          Sürrealistler, hipnotize edilmiş insanlara şiir söylettiler ve bunları şaheser saydılar. Bu şiirlere “otomatik şiir” adı verilir.

          Akıl ve mantığı değersiz saymışlardır. Onlara göre insanı yönlendiren içgüdüleri ve bilinçaltıdır.

          Sürrealistlere göre edebi eserde bir kişinin sevaplarının yanında günahlarının; ahlaka uygun kabul edilen davranışlarının yanında ahlak dışı davranışlarının da bulunması gerekir.

          Başlıca temsilcileri; Andre Breton, Aragon ve Paul Eluard’ dır.

     

          EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)

     

          Birçok alanda etki yapan bu akım 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Empresyonist sanatçı dış dünyada gördüğü varlığın; gerçek, realist yönünü değil; kendinde uyandırdığı izlenimleri anlatır. Bu nedenle empresyonist sanatçının anlattığı dış dünya değil, dış dünyadaki varlıkların hayale bürünmüş izlenimleridir. Dış aleme, ondaki varlıklara ve nesnelere karşı ilgisizdirler.

          Edebiyatta ve resimde gelişmiştir, edebiyattaki temsilcileri, Concourt Kardeşler, Rilke ve James Joyce’ dur.

     

     

       

    FÜTÜRİZM (GELECEKÇİLİK)

     

        20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkmıştır. Edebiyatta devrim ve dinamizmi vurgulayan akım olarak değerlendirilir. İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’nin 1909’da Paris’te Le Figaro gazetesinde yayınladığı bildiri gelecekçiliğin manifestosu oldu.  Makineyi ve hızı sanata taşıyan akım hareketi ön plana almıştır. Hayattaki her şey hareketlidir, sanatçı da kendinde bir hız bulmuş eserini bu hıza uydurmuştur.

          Geçmişe ve durgun davranışa düşmandır. İçinde bulunulan zamanın ve geleceğin dinamizmine yönelmişler, bu hareketliliğin sesini şiirleriyle duyurmuşlardır. Mısralarda makine ve çark seslerini duyurmaya çalışmışlardır. İtalyan Marinetti Fütürizmi edebiyata uygulamaya çalışanların başında gelir. Velemir Hlebinikov ve Mayakovski de gelecekçiliğe yöneldiler

     

     

     DADAİZM

     

          Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Hennings’in aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürih’te Hugo Ball’in açtığı cafe’de toplandı. Fransızca’da oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada" akımın ismi olarak seçildi. Bildirisi de burada açıklandı.      Dadaistler her şeye kuşkuyla baktılar. Çevrelerindeki hiçbir şeyin doğruluğuna ve varlığına inanmadılar. Aklın hiçbir değerinin olmadığını söylediler.

     

     

               

    VAROLUŞÇULUK (EGZİSTANSİYALİZM)

     

     

          Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. Öncelikle bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakım­dan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:

           1. Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın anlamının araştırılma­sını da içerir.

           2. Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.

           3. Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebile­ceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.

           4. İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir.

           Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard’ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı ola­rak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün tema­ları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle de L’Homme Revolte (Baş­kaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.

     


  •