DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ
Divan
edebiyatında şiirler genelde beyit ve dörtlükler halindedir, kimi zaman bu
biçimin dışına da çıkılmıştır. Kullanılan nazım biçimleri -genellikle- Arap ve
Fars edebiyatı kaynaklı nazım biçimleridir.
a)
Nazım Birimi Beyit Olanlar :
GAZEL
Güzellik,
aşk, şarap, kadın ve içkiden söz eden küçük şiir anlamına gelir. Divan
edebiyatının en çok sevilen şiirleri bu alanda verilmiştir. Gazelin ilk beytine
matla, son beytine
makta denir. Gazelin en güzel beytine
beytü’l gazel ya da
şah beyit denir. Son beyitte şairin
mahlası yer alır. Gazelin beyitleri
arasında konu birliği bulunma şartı yoktur. Bütün beyitler aynı söyleyiş
güzelliğine sahipse yek-âvâz gazel
denir. Eğer gazelin bütün beyitlerinde aynı konu işleniyorsa buna
yek-ahenk gazel denir.
Uyak düzeni
aa, xa, xa, xa…. şeklindedir.
Gazelde
beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Birinci beyit kendi arasında uyaklıdır.
Sonraki beyitlerde ilk dize serbest, ikinci dize birinci beyitle uyaklıdır.
Fuzuli, Bâki, Nef’i, Nedim bu
alanın tanınmış şairleridir. Çağdaş edebiyatımızda
Yahya Kemal gazel tarzını yeni
konularla devam ettirmiştir.
GAZEL
Sînede
evvel ne muhrik ârzûlar vâr idi
Lebde
ser-keş âhlar âteşli hûlar vâr idi
Böyle bî-hâlet
değildi gördüğüm sahrâ-yı aşk
Anda
mecnûn bîdler dîvâne cûlar vâr idi
Ben bugün
bir nev-bahâr-ı hüsn ü ân seyreyledim
Tarf-ı
destârında sünbül gibi mûlar vâr idi
Sen yine
bir nev-niyâz âşık mı peydâ eyledin
Kûyuna yer
yer dökülmüş âb-ı rûlar vâr idi
Ey Nedîm
ey bülbül-i şeydâ niçün hâmûşsun
Sende
evvel çok nevâlar güft ü gûlar vâr idi
(Nedim)
Musammat Gazel :
Kamu
bimarına canan – devayı derd eder ihsan
Niçin
kılmaz bana derman-beni bimar sanmaz mı
Fuzuli’ nin
bu gazelinde, mısraların asıl kafiyelerinden başka ortalarında da kafiyeler
görülüyor. Bu çeşit gazeller musammat
gazel adı verilir. Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi her beyit dörtlük
haline getirilebilir.
Ayrıca bendlerden kurulu
nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa,
muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i
bend ve terci-i bend) verilen genel addır.

KASİDE
Belli bir
amaca yönelik yazılan nazım biçimidir, Arap edebiyatında eskiden beri kullanılan
kaside, gazele göre biraz daha uzundur.
Edebiyatımızda genellikle din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli
kurallar içinde yazılan uzun şiirlere denir.
Kaside,
beyitle yazılır. Uyak düzeni, gazelin uyak düzeniyle aynıdır. Kasidenin ilk
beytine matla denir. Şair kaside içinde herhangi bir yerde matlayı
yineleyebilir.
Kaside, en
az 33, en çok 99 beyit olur. Tabi ki bu sınırları aşanlar da vardır.
Kasidelerin
son beytine makta denir ve kasidenin
sonlarına doğru bulunur. Kasidenin en güzel beytine
beytü’l kasid adı verilir. Şairin
mahlasının bulunduğu beyite taç-beyit adı verilir.
Kasidenin
birçok bölümü vardır. Giriş bölümüne “nesib”
adı verilir. Burada, asıl konuya geçilmeden önce; bahar, yaz, ramazan, bayram,
savaş gibi konularla ilgili tasvir yer alır. İkinci olarak “girizgah” bölümü yer alır
ki, bu, konuya giriş için bir vesiledir. Sonra “mehdiye” bölümü gelir. Bu bölümde şair kimi övecekse onun
yüceliklerini sıralar. Medhiyeden sonra “fahriye”
bölümü gelir. Şair bu bölümde kendini ve şiirini över. Fahriyeden sonra “tegazzül”
bölümü gelir. Şair burada kendi başına gazel diyebileceğimiz mısralar yazar. “Tac” bölümünde şairin adı geçer. En sonda ise “dua”
bölümü yer alır. Burada, methedilen kişinin başarısı için dua edilir.
Kasideler
nesib bölümünde işlenen konulara göre; bahariye (bahar), ıydiye (bayram),
ramazaniye, şitaiye (kış), sayfiye (yaz); rediflerine göre; su kasidesi, sühan
kasidesi, gül kasidesi gibi isimler alır.
Divan
edebiyatında kasideleriyle tanınmış şairimiz
Nef’i ‘ dir.
Kaside’ nin konularına göre adlandırılması :
Münâcat :
Allah’ a yalvarıp
yakarmak için yazılan kaside.
Mersiye : Devlet büyüklerinin
ölümünden duyulan acıları anlatan kaside.
Baki’ nin Kanuni Mersiyesi
edebiyatımızda en ünlü mersiye örneklerinden biridir.
Methiye : Padişahları,
vezirleri, devrin ileri gelen kişilerini övmek için yazılan kaside.
Hicviye : Bir kimseyi yermek
amacıyla yazılan şiirlere denir. Acımasız ve abartılı bir dili vardır.
Edebiyatımızda hicviyenin en güzel örneklerini
Nef’i vermiştir. Onun
Sihâm-ı Kaza’ sı bu türün en tanınmış
örmeğidir.
Naat : Hz. Muhammed’ in
büyüklüğünü anlatan, onun övgüsü ile ilgili kasidelerdir.
Tevhid : Allah’ ın birliğini
anlatan kaside.
KASİDE-İ BAHÂRRİYE-KASİDEİ RÂ’İYYE
Der-sıfat-ı bahâr ve Midhat-i Alî Paşa-ya kâmkâr
Rûh-bahş
oldı Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
Matla bölümünden
Açdılar
dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr
Taze cân
buldı cihân erdi nebâtâta hayât
Nesib veya teşbib bölümünden
Döşedi
mihr-i felek yolları dîbâlar ile
Etdi
teşrif çemen mülkini sultân-ı bahâr
Girizgah bölümünden
Dâmenin
dürr ü cevâhirle pür etdi gül-i ter
Ki ede
hâk-i der-i hazret-i Paşaya nisâr
Tegazzül bölümünden
Gül gibi
gülşene kılmaz nola arz-ı dîdâr
Hayli
döküldi saçıldı yolına fasl-ı bahâr
Bu bölüm "taç beyit"
Koma
Bâkî kulunı cur’a sıfat ayakda
Dest-gîr
ol ana ey dâver-i alî-mikdâr
Fahriyye bölümünden
Hâm
anberdür eger hâm ise de bu eş’âr
Hâm var
ise eger micmere-i nazmunda
Kasidenin duası
Lâlelerle
bezene nitekim deşt ü sahrâ
Nitekim
güller ile zeyn olan dest ü destâr
Makta bölümü
Gül gibi
hurrem u handân ola rûy-ı bahtun
Sâgar-ı
ayşun ola lale-sifat cevherdâr
(Baki)

MESNEVİ
Özellikle
Arap, Fars ve Osmanlı edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve
aruz ölçüsüyle yazılan şiir biçimidir. Arapça’da "müzdevice" denilen mesnevi
türü ilk olarak 10’uncu yüzyılda İran edebiyatında ortaya çıkmıştır. Türk
edebiyatına girişi 11’inci yüzyılda Yusuf Has Hacib’in
Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla başlar. Her beytinin ayrı uyaklı olması
yazma kolaylığı sağlar. Bu nedenle uzun aşk öykülerinde, destanlarda mesnevi
kullanılmıştır. Mesneviler aşk
mesnevileri, dinsel-tasavvufi
mesneviler, ahlaksal ve öğretici
mesneviler, savaş ve kahramanlık
konusunu işleyen gazavatnameler, bir
kentin güzelliklerini anlatan
şehrengizler ve mizahi mesneviler diye ayrılabilir. Mevlana Celaleddin
Rumi’nin altı ciltlik tasavvufi yapıtı da "Mesnevi" adını taşımaktadır.
Beyit sayısı ve konu bakımından sınır
olmadığı için Divan şairleri bu türde
uzun şiirler yazmışlardır. Her beytin kendi içinde kafiyeli olması
şairlere yazma kolaylığı sağlamıştır.
Mevlana’ nın Mesnevi’ si yaklaşık
25.700 beyitten oluşmuştur. Ünlü İran şairi
Firdevsi‘ nin
Şehnâme’ si ise yaklaşık 60.000 beyittir. Aruzun kısa kalıpları ile
yazılır. Uyak örgüsü aa, bb, cc, dd, ee
…. şeklindedir. Yani her beyit kendi arasında uyaklıdır.
Ahmedi’ nin
İskendernâme’ si,
Süleyman Çelebi’ nin
Mevlid’ i,
Şeyhi’ nin Harname’ si,
Nabi’ nin
Hayrabat’ ı, Fuzuli’ nin
Leyla ve Mecnun’ u, Şeyh Galip’
in Hüsn’ü Aşk’ ı edebiyatımızda ünlü mesnevi örnekleridir.

KIT’A
Divan
edebiyatında belli bir uyak düzeniyle yazılmış olan, dizeleri arasında ölçü
birliği bulunan herhangi bir düşünce ya da duyguyu en az ikiden başlamak üzere,
en çok on altı beyitte anlatan nazım
biçimine denir. Genel olarak iki beyitten oluşur. Gazelde olduğu gibi
xa, xa … şeklinde kafiyelenir. Gazelden farklı olarak kıt’alarda
matla beyti bulunmaz.

MÜSTEZAT
Artık,
ziyade mısra demektir. Her beyitte uzun mısraların sonuna eklenen kısa mısralar
yer alır. Gazel tarzında bir nazım
şeklidir. Uyak düzeni gazel gibidir. Matla beyti yoktur. Müstezatta, gazelde
işlenen konular işlenir.
Ey şûh-i
kerem-pîşe dil-i zâr senindir
Yok minnetin aslâ
Ey kân-ı
güher anda ne kim var senindir
Pinhân ü hüveydâ
(Nedim)

TUYUĞ
Divan
edebiyatına Türklerin kazandırdığı bir nazım biçimidir. Dört dizelik bir nazım
biçimidir. Uyak düzeni rübai gibidir. Aruzun sadece;
fâilâtün, fâilâtün,fâilûn kalıbıyla
yazılır. Konu sınırlaması yoktur. En çok aşk, onun yüzünden çekilen acılar ve
şarap için söylenmiştir.
Kadı Burhanetttin, Ali Şir Nevai, Nesimi
tuyuğları ile tanınmıştır.
Ey güneş
sûretlü yâr-ı dil-pezîr
Tal’atinden
utanur bedr-i münîr
N’eyleyim
kim ben fakîrim sen emîr
Hasretinden
yüreğim her dem erir
(Nesimi)

RUBÂİ
Dört
dizelik bir nazım biçiminin adıdır. Kafiye düzeni
aaxa biçimindedir. Şarap, dünyanın
türlü nimetlerinden yararlanma, hayatın anlamı ve hayat felsefesi, ölüm gibi
konular işlenmiştir. Rubâi’ nin kendine özgü yirmi dört kalıbı vardır. Rubâi
İranlılara aittir. Rubâinin en büyük şairi İranlı
Ömer Hayyam’ dır. Türk edebiyatında,
Türkçe rubâilerin en güzel örneklerini
Yahya Kemal vermiştir.
Her sabah
yeni bir gün doğarken
Bir gün de
eksilir ömürden
Her şafak
bir hırsız gibidir
Elinde bir
fenerle gelen
(Ömer Hayyam)

ŞARKI
Dörder
dizelik bentlerden oluşan bir nazım biçimidir. Bestelenmek amacıyla yazıldığı
için dörtlük sayısı 3 – 5 arasında değişir. Birinci dörtlükte ikinci ve dördünü
dizeler, sonraki dörtlükte dördüncü dizeler aynen tekrarlanır. Buna nakarat
denir. abab, cccb, dddb… şeklinde
uyak düzeni vardır. Şarkılar aşk şiirleridir. Şarkı, Divan edebiyatına Türklerin
kazandırdığı bir nazım şeklidir. Şarkılarda günlük hayat, aşk, sevgi gibi
konular işlenir. Halk deyişleri, günlük hayata ait söyleyişler kullanılır.
Nedim şarkı türünün en önemli
ismidir. Yeni edebiyatımızda ise Yahya Kemal, şarkı türünü ustalıkla kullanmıştır.
ŞARKI
Bir safâ bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda
Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a
İşte üç çifte kayık iskelede âmâde
İdelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a
Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
Mâ’-i Tesnîm içelim Çeşme-i Nev-peydâdan
Görelim âb-ı hayât akdığın ejderhâdan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a
Geh varub havz kenârında hırâmân olalım
Geh gelüb Kasr-ı Cinân seyrine hayrân olalım
Gah şarkî okuyub gâh gazel-hân olalım
Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a
İzn alub Cum’a namâzına deyu mâderden
Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden
Dolaşub iskeleye doğru nihân yollardan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a
Bir sen ü bir ben ü bir murib-i pâkîze-edâ
İznin olursa eğer bir de Nedîm-i şeydâ
Gayrı yârânı bugünlük edib ey şûh fedâ
Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a
(Nedim)

MURABBA
Aynı ölçüde
dörder dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. Murabbalarda ilk bendin dört
dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son dizesi ilk bendle uyaklıdır. Son
dizenin her bendin sonunda aynen yinelendiği murabbalara "mütekerrir murabba"
denir. Her bendin son dizesi ilk bendle yalnızca uyak açısından benzeşiyorsa
murabba "müzdeviç murabba" diye tanımlanır. Murabbaların uzunlukları 4-8 bend
arasında değişir. Konuları çoğunlukla dinsel ve didaktiktir. Övgü, yergi,
manzum, mektup, mersiye gibi türlerde yazılmışlardır. Murabbalarda her vezin
kalıbı kullanılabilir. Halk edebiyatımızdaki koşmalara benzerler.
Nazım
biçimi dörtlük olan nazım şekillerinden biridir. İlk dörtlük kendi arasında
kafiyelidir. İkinci dörtlükten itibaren ilk üç mısra kendi arasında; dördüncü
mısra ise birinci dörtlükle kafiyelidir. Murabbanın uyak düzeni;
aaaa, bbba, ccca…
Felsefi
konular ve aşk işlenir.
Tanzimat
edebiyatında Namık Kemal murabba
örnekleri vermiştir. Fuzuli’ nin; “Gözüm, canım efendim, sevdiğim devleti
Sultanım” nakaratlı murabbası yıllarca söylenegelenler arasındadır.
Perîşân-hâlün
oldum sormadun hâl-i perîşânum
Gamundan
derde düşdüm kılmadun tedbîr-i dermânum
Ne dersen
rûzgarum beyle mi geçsün güzel hânum
Gözüm
cânum efendim sevdüğüm devletlü sultânum
Esîr-i dâm-ı
ışkun olalı senden vefâ görmen
Seni her
handa görsem ehl-i derde âşinâ görmen
Vefâ vü
âşinâlık resmini senden revâ görmen
Gözüm
cânum efendim sevdüğüm devletlü sultânum
(Fuzuli)

TERKİB-İ BENT
Beyitlerden
oluşan bentlerle kurulmuş bir nazım biçimidir. Bent bölüm demektir. Her bent 7
ya da 10 beyitten oluşur. Bent sayısı 5 ile 15 arasında değişir. Bentler
birbirine vasıta beyti denilen
beyitlerle bağlanır. Terkib-i bentlerde vasıta beyti her bentten sonra değişir.
Bentlerin uyak düzeni gazeldeki gibidir. Terkib-i bentlerde şairin felsefi
düşünceleriyle toplumsal konular işlenir. Mersiyeler de terkib-i bent biçimiyle
yazılabilir.
Terkib-i
bentin en ünlü ismi Bağdatlı Rûhi’
dir. Tanzimat şairi Ziya Paşa da
terkib-i bentleriyle bilinir.
TERCİ'İ BENT
Biçim
yönüyle terkib-i bent’e benzer. Ancak terkib-i bentte sürekli değişen vasıta
beyti terci-i bentte aynen tekrar edilir. Yani bentler arasındaki bağlantı aynı
beyitle yapılır. Vasıta beytinin aynen tekrarlanması bütün bentlerde aynı
konunun işlenmesini gerektirir. Bütün şiir boyunca aynı konu işleneceği için
terci-i bent yazmak oldukça zordur.
Edebiyatımızda en ünlü terci-i bent yazarı Tanzimat şairi
Ziya Paşa’ dır. Terci-i bentler daha
çok felsefi konularda yazılır. Allah’ ın kudreti, kainatın sırları, tabiatın
zıtlıkları gibi konular işlenir.

|
Divan Edebiyatı Sanatçıları :
|
|
Yüzyıl
|
Önemli isimleri
|
|
13.
|
Ahmet Fakih, Sultan Velet Şayyad Hamza
|
|
14.
|
Nesimi,
Ahmedi, Kadı Burhanettin
|
|
15.
|
Ali Şir Nevai, Şeyhi, Ahmet Paşa, Necati Bey, Süleyman Çelebi
|
|
16.
|
Fuzuli,
Baki, Bağdatlı Ruhi, Zati
|
|
17.
|
Nef’i, Nabi
|
|
18.
|
Nedim,
Şeyh Galib
|
13.
YÜZYIL
Anadolu’ da dini
konularda yazan Ahmet Fakih, Sultan Velet ve Şayyad Hamza bu dönemdedir. Din
dışı konularda yazan bu yüzyılın ilk Divan şairi de Hoca Dehhani’dir. Dini
şiirleri ile de tanınan Sultan Veled,
Mevlana’nın oğlu ve Mevlevilik
tarikatının kurucusudur. Üç ayrı divanı vardır. Tasavuffi konularda yazmıştır.
HOCA DEHHANİ
Dehhani,
Horasan Türklerindendir. 13. yüzyılda
yaşamıştır. Onun, Selçuklu sarayına girerek Farsça bir Selçuklu Şehnamesi
yazdığı söylenir. Anadolu’ da, İran edebiyatı etkisiyle gelen din dışı konularda
Türkçe şiirler yazan ilk şairlerdendir. Divan edebiyatındaki şekil, mazmun ve
söyleyişi benimseyerek, bunları ustaca uygulamasını bilmiştir.
14. YÜZYIL
Tasavvuf
alanında şiirler yazan Seyyid Nesimi
bu yüzyıldadır. Nesimi eserlerinde Azeri Türkçesini kullanmıştır. Şiirlerinde
kullandığı dil oldukça sadedir. Şiirleri son derece liriktir. Divanı vardır.
Ayrıca tuyuğları da önemlidir.
15. YÜZYIL
Horasan ve Semerkant’ta bulunan Ali Şir
Nevai, Anadolu’ da ise Ahmet Paşa,
Şeyhi, Necati Bey bu yüzyılda dikkat çeker.
Süleyman Çelebi ise “Vesilet’ün
Necat” isimli “Mevlid” ini bu
devirde yazmıştır.
Din dışı
konularda Ahmedi ve
Kadı Burhanettin bu yüzyılda önemli Divan şairlerindendir. Ahmedi’
nin İskendernâme adlı mesnevisi
vardır.

ALİ ŞİR NEVAİ
(1441-1501)

1441'de
Herat'ta doğdu. Babası Timur'un meliklerinden Sultan Ebu Said'in veziri Kiçkine
Bahşi idi. Ali Şir Nevai'nin ilk eğitimini babası verdi. Daha sonraki eğitimine
Horasan ve Semerkant'ta devam etti. Sultan Hüseyin Baykara ile okul arkadaşı
idi.
Türkçe’ nin Farsça’ dan üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır. Büyük bir devlet
adamı ve ünlü bir edebiyatçıdır. Türkçe’ nin güzelliklerini görerek onun Farsça’
dan daha zengin bir dil olduğunu ilk söyleyen dilcimizdir. Türk dil birliğini
kurmaya çalışmış ve bu amaçla şiirler yazmıştır.
En önemli
eseri Muhakemetü’l Lügateyn adlı kitabıdır. Bu eserde Farsça ile Türkçe’
yi karşılaştırarak Türkçe’ nin daha üstün bir dil olduğu sonucuna varır.
Çağatay
yazı dilinin gelişmesinde etkin rolü olana Ali Şir Nevai’ nin şiir ve düzyazı
türünde otuza yakın eseri vardır. Garaibü’s Sıgar ( Küçüklüğün Gariplikleri),
Nevadirü’ş Şebab (Gençliğin Seçkinlikleri), Bedaiyü’l Vasat (Orta Yaşlılığın
Güzellikleri) ve Fevaidü’l Kiber (Yaşlılığın Faydaları)adlarıyla bilinen dört
Divanı vardır. Beş mesneviden meydana gelen
Hamse’si, Mahzenü’l Esrar (Sırlar
Hazinesi), Mantıku’t Tayr (Kuşların Dili) gibi Farsça’dan çevirdikleri de diğer
manzum eserleridir. Edebiyatımızın ilk şairler tezkiresi olan
Mecaliü’n-Nefais, ölçü ve nazım
şekilleriyle ilgili bilgileri içeren
Mizan’ül Evzan (Vezinlerin Terazisi) gibi yapıtları da sanatçının düzyazı
türündeki eserleridir.

ŞEYHİ (1371-1431)
15.
yüzyılda yaşadı. Germiyan’da Osmanlı saraylarında bulunmuş, devlet büyüklerine
kasideler sunmuştur. Bir ara, onun padişahtan aldığı tımarın verilmemesi,
üstelik dayak yemesi ve soyulması üzerine,
Harnâme’ yi yazdığı ve II.Murat’a
sunduğu söylenir. Ayrıca Hüsrev ile Şirin
adlı mesnevisi vardır.Şeyhi Divan şiirinin ilk ustalarındandır.
16. YÜZYIL
Bu yüzyıl hem
siyasi hem de edebi açıdan Osmanlı Devleti’ nin zirvede olduğu bir devredir. Bu
devrede birçok büyük şair yetişmiştir. Aynı zamanda bu dönem şiirimizin de
olgunluğa ulaştığı Arap ve Fars şiiriyle boy ölçüştüğü dönemdir.
FUZULİ (1495-1556)
Divan
edebiyatının en büyük şairlerinden kabul edilmiştir. Saltanat merkezinden
uzakta, Kerbelâ’da yaşamıştır. Hayatı büyük sıkıntılar içerisinde geçmiştir;
Kerbelâ’da türbedarlık yapmıştır.
Fuzuli,
dönemine göre oldukça sade bir dille eserler vermiştir. Divan edebiyatının
birçok türünde eser vermesine rağmen “gazel
şairi” olarak bilinir ve gazelleriyle şöhret kazanmıştır.
İyi bir
eğitim görmüş, Arapçayı, Farsçayı çok iyi öğrenmiştir. Şiirlerini Azeri Türkçesi
ile yazmıştır.
Fuzuli,
şiirin bir ilim işi olduğunu, ilimsiz şairin temelsiz duvara benzeyeceğini
söyleyen şairdir. Fuzuli’nin şiirlerinin önemli öğelerinin
başında tasavvuf gelir. Şiirlerindeki bir başka önemli konu da aşktır.
Fakat Fuzuli’ deki aşk, sevgiliye duyulan dünyevi aşk değil, ilahi bir aşktır.
Aşk, ıstırap, rindlik, fedakarlık onun şiirlerindeki başlıca temalardır. Istırap
ve aşk derdi onun şiirlerinin önemli bir yanını oluşturur. O, aşk acısından
hiçbir zaman şikayet etmez. Aksine bu acıdan duyulan mutluluğu dile getirir.
Türü içinde
önemli bir yere sahip olan eseri Leyla vü
Mecnun adlı mesnevidir. Mesnevi türü denilince adeta bu eser akla gelir.
Leyla vü Mecnun’ da sevgiliden ayrılmanın acısı, sevgiliye duyulan aşktan ilahi
aşka geçiş konusu işlenir.
Ünlü
mektuplardan biri olan hiciv türünde yazılmış
Şikayetname adlı bir eseri de vardır.
Sadece
kendi yüzyılında değil kendinden sonra gelen birçok Divan ve Halk şairini de
etkileyen Fuzuli’nin en ünlü eserleri şunlardır:
Arapça,
Farsça, Türkçe üç dilde Divan’ı
vardır. Divanlarındaki şiirlerin çoğunluğunu gazeller ve kasideler oluşturur.
Fuzuli’ nin manzum Beng – Bade (Esrar
ve Şarap), Sakiname, Şah ü Geda (Şah
ve Kul) gibi üç mesnevisiyle 134
beyitlik Enisü’l Kalb (Gönül Dostu)
adlı bir de kasidesi vardır. Hiciv türünün çok çarpıcı bir örneği olan, maaşını
alamadığı için Nişancı Mehmet Paşa’ ya yazmış olduğu
Şikayetname, Kerbela olayını temel olarak alan Peygamber
Efendimizin yaşam öyküsünü anlattığı
Hadikat’üs Süeda (Mutluluğa Ermişlerin Bahçesi) gibi eserlerini de düzyazı
ürünleri olarak sayabiliriz.
BÂKİ (1521-1600)

Asıl adı
Mahmut Abdülbaki olan divan şairi Baki, 1526 yılında İstanbul'da doğdu. Babası
Fatih Camii müezzinlerindendi. Çocukluğunda saraç çıraklığına devam ettiyse de
okumak istediği için medreselere devam etmiş, eğitimini tamamladığında Müderris
olmuştu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında zekâsıyla fark edilmiş ve saraya
girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümünden sonra da, II. Selim ve Sultan
Üçüncü Murat zamanlarında, Mekke ve İstanbul kadılığı görevlerini yürütmüştür.
Kazaskerlik
de yapan Baki, Sultan III. Murad zamanında sürgüne gönderildiyse de bir süre
sonra affedilerek yine İstanbul'da önemli makamlara getirilmiştir.
Baki'nin
gazellerinden
"Baki
kalan bu kubbede bir hoş sada imiş." sözü dilimize yerleşmiştir.
Şiirlerinde
tasavvufa yer vermemiştir.Aşk, tabiat ve devrinin ihtişamı şiirlerinde yer alan
başlıca konulardır. Onun şiirlerinden yaşadığı devrin zenginliğini anlamak
mümkündür. Divan edebiyatında gazel türünün tanınmış şairlerindendir.
Dili
kullanmada son derece başarılıdır; ahenkli, akıcı, zevkli bir dili vardır.
Kelimeleri seçerek ve yerli yerinde kullanır. Söz sanatlarını kullanmada da
oldukça başarılıdır. Sanatsız bir tek beytinin olmadığı söylenir.
Bâki, Divan
şiirini, Arap ve İran şiiri seviyesine getirmiştir.
Sultanüş-Şuara (Şairler Sultanı)
olarak bilinir.
Mevahibi Ledünniye,
Fezaili Cihat gibi eserler vermiş
ayrıca tercümeler yapmıştır.
Şiirlerinde hakim tema, dünya zevki, hayattan kâm alma, aşk ve sevgidir. Nesir
türünde yazdığı eseri: Divan’ ıdır.
Divanında yer alan Kanûni Mersiyesi
çok ünlüdür. Duyarak söylediği bu şiirde şair, döneminin edebi sanatlarını göz
ardı etmemiştir. Kanuni’ nin kişiliğini anlatırken Osmanlıların bu görkemli
dönemini sözcüklerin, ses, renk ve ışıklarıyla adeta yaşatmıştır.
17. YÜZYIL
Bu dönemin
önemli isimleri Nef’ i ve
Nâbi’ dir.
NEF’Î

Nef’i
Erzurum’un Hasankale(Pasinler) ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Ömer. İstanbul’ da
iyi bir öğrenim görmüş, bazı memurluklarda bulunmuştur. Padişahlara ve ileri
gelenlere yazdığı kasidelerle, ayrıca hicivleriyle tanınmıştır. Bir ara
Nef'i'nin Sihamı Kaza adlı yergilerini okuyan Sultan IV. Murad'ın, Beşiktaş
sarayı yakınlarında, yanına yıldırım düşmesi üzerine şair Edirne'ye sürüldü.
Orada Muradiye mütevelliği ile görevlendirildi. Sonra bağışlanarak İstanbul'a
çağrıldı. Cizye muhasebeciliği görevine getirildi. Bir süre sonra yerdiği Bayram
Paşa tarafından, 1635'de boğdurularak denize atıldı. Divan edebiyatında kaside,
gazel, rubai, kıta gibi değişik türlerde şiir yazan Nef'i'nin en çok kaside
alanında başarılı olduğu Nef’i ölçüsüz bir şairdir, övdüğünü göklere çıkarır,
kötülediğini ise yerin dibine geçirir. Babasına bile hiciv yazmıştır. Kendini ve
kendi şiirini över.
Hiciv
17.yüzyılda hemen bütün şairlerde vardır. Nef’i‘nin hicivleri bazen yumuşak
takılmalar şeklindedir, kimi zaman ise oldukça ağır, hatta küfürlüdür. Nef’i
kasideleriyle tanınır. Ama gazelleri de başarılıdır. Din dışı konularda yazdığı
şiirlerine gururlu ve gösterişli bir ses getirmiştir. Nef’i‘nin yüksek
tempolu, gür sesli bir üslubu vardır. Anlatmak istediklerini seçtiği kelimelerin
ahengiyle duyurmayı başarmıştır. Dili süslü ve sanatlıdır; dili çok iyi
kullanır. Divan şiirinin kurallarını başarıyla uygulayan bir sanatçı sayılır.
Hicivlerini Sihâm-ı Kaza (Kaza Okları) isimli eserinde bir araya getirmiştir.

NÂBİ (1642-1712)
Nâbî,
didaktik şiire önem verdi. Hikemî tarzın edebiyatımızdaki üstadıdır. Sağlam bir
tekniği ve kusursuz bir dili vardır. Türk edebiyatının büyük şairlerinden
biridir.
Divan
şiirinin özüne yeni bir anlam getiren Nâbi, özellikle toplum düzensizliklerini,
hayatın kişiyi kötülüklere götüren yönlerini göstermeye çalışmış, din ve
töreyle ilgili öğütler vermiştir. Şiirle düşünceyi birleştiren şair olarak
görülür. Şiirlerinde hikmetli sözlere, atasözlerine yer vermiştir. Dili
akıcıdır.
Yayımlanmış
Dîvân'ından başka bir Farsça
Dîvânçe'si, Hayriyye,
Hayrabad ve Surnâme
adlarında üç mesnevisi bulunmaktadır.
Tuhfetü’l Haremeyn (Kutsal Şehirlerden Hediyeler), Münşeat adlı kitapları vardır.

18. YÜZYIL
Divan
edebiyatının son yüzyılıdır. Bu yüzyıldan sonra şiire yeni bir boyut
kazandıracak büyüklükte bir divan şairi yetişmemiştir. Divan şiiri, son sözünü
bu yüzyılda Şeyh Galip ile söylemiştir. Bu yüzyılda
Nedim ve Şeyh Galip gibi
iki büyük şair yetişmiştir.
NEDİM
(1681-1730)
Coşkun,
aşk, zevk ve neşe şairidir. Nedim, Lale Devri’ ni yaşamış ve şiirlerine
yansıtmıştır. Şiirlerinde zevk, sefâ, eğlence, nükte, musiki bir aradadır.
Şiirde inceliğe büyük önem vermiştir.
Yaşanılan
hayatı ve dış dünyada gözlemlenebilen gerçek tabiatı şiire getirmiştir. Onun
şiirlerinde İstanbul’ un o dönemdeki mesire yerlerinin adları geçer. Aşk, şarap,
tabiat, hayattan zevk alma onun şiirlerinin başlıca konularıdır. Nedim,
şiirlerinde dini konulara hiç yer vermemiştir. Divanında hiç dini şiiri yoktur.
Nedim, şiirde Divan edebiyatının katı kurallarının dışına çıkarak kendine özgü
taze bir dil oluşturmuştur. Edebiyatımızda
mahallileşme cereyanını Nedim
başlatmıştır. Şiirde halk dilini, halkın kullandığı deyimleri, halkın zevkini,
coşkusunu duyurmayı bilmiştir. İstanbul’ u ve İstanbul Türkçesini şiirimize
Nedim getirmiştir.
Nedim’ in
kullandığı dil, açık, yalın ve ahenkli bir dildir. Söz sanatlarını kullanmada da
başarılıdır.
Nedim,
edebiyatımızda şarkı türünün en
önemli ismidir. Divanında şarkılar önemli bir yer tutar. Şarkı ve gazelde olduğu
kadar kasidelerinde de başarılıdır. Divanında hece vezniyle yazılmış bir de
türkü vardır. Nedim’ in eser olarak
sadece bir divanı vardır.

ŞEYH GALİP (1757-1799)
Asıl adı Mehmet.
1758’de İstanbul’da doğdu. Önceleri Hoca Neşet’in kendisine verdiği Es’ad
mahlasıyla şiirler yazdı. Sonradan Galib mahlasını aldı. Divan edebiyatının son
büyük şairidir. Galata Mevlevihanesi’ nin şeyhidir, mutasavvıftır. Süslü ve
çeşitli söz sanatlarıyla yüklü ağır bir dili vardır. Divan şiirinin
geleneklerine bağlı kalmakla beraber kendine özgü bir şiir havası da
oluşturmuştur. Sebk-i Hindi adı verilen üslubun edebiyatımızdaki temsilcisi
olmuştur. Düşünce ve tasvirlerle örülü yoğun bir hayal gücü vardır. Şiirlerinde
musiki oldukça önemlidir. Başlıca eserleri,
Divan’ı ve Nâbi’ ye nazire olarak yazdığı tasavvufi bir eser olan,
Hüsn ü Aşk isimli mesnevisidir.

|
DİVAN EDEBİYATINDA NESİR
(DÜZYAZI)
|
İslamiyet’e
geçişten sonra, Arap ve İranlılarla, bilim, kültür, sanat ve edebiyat alanında
aramızda ortak bir düşünce ve zevk doğmuş; medrese öğrenimi gören sanatçılar
Türkçeyi yetersiz buldukları için, bilim dili Arapçanın, edebiyat dili de
Farsçanın etkisiyle gelişmiştir. Böylece Divan edebiyatı doğmuştur.
13.
yüzyıldan Tanzimat dönemine kadar Divan edebiyatının başlıca nesir türleri
tarih,
münşeat ve
tezkirelerle, bilim, din ve ahlak konularında yazılan eserlerdir.
Tarih : Geçmiş olayları, geçmiş belli
bir dönemi, belli bir kişi ya da kahramanı çevresi ve dönemiyle birlikte anlatan
sanatlı düzyazı türüdür.
Seyahatname :Divan edebiyatının en
önemli düzyazı türüdür. Evliya Çelebi’ nin on
ciltlik eseri, bu türün en önemli örneğidir.
Tezkire :
Biyografinin Divan edebiyatındaki karşılığıdır. İlk tezkire örneği,Ali
Şir Nevai’ nin Mecâlisü’n Nefâis adlı eseridir. Daha sonra Aşık Çelebi, Lâtifi, Riyazi, Hasan Çelebi tanınmış tezkire
yazarlarımızdandır.
Sefâretname : Osmanlı elçilerinin
bulunduğu ülkelere ait bilgileri ve izlenimleri içeren ve gezi yazısına benzeyen
bir türdür. En ünlüsü 18.yüzyılda yazılan Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’ nin
Paris Sefaretnamesi’ dir.
Divan
edebiyatında nesir, dili ve üslubu açısından üç ayrı bölümde ele alınabilir:
SADE NESİR
Halka
yönelik eserlerde sade nesir kullanılır. Ancak çok az da olsa süslü nesrin
kelime, deyim ve kalıplaşmış sözlerinin bu nesre sızdığı görülür. Temelde
konuşma dili niteliğini kaybetmemiştir.
Genel
olarak tefsir ve hadis kitapları, din ve tasavvuf konularında yazılanlarla,
tarih, menakıbname ve destan niteliği taşıyan eserler bu türdendir. Sinan
Paşa’nın Tezkiretü’l-Evliya adlı eseri ile Ahmed Hilmi’nin
Ziyaret-i Evliya adlı yapıtları,
Katip Çelebi’ nin bazı eserleriyle Evliya Çelebi’ nin
Seyahatname’si bu türden sayılabilir.

ORTA NESİR
(Bilim Dili)
Halkın
konuştuğu dilden ayrılmış, yer yer süslü nesrin niteliklerini taşımakla beraber;
anlatmak istediğini, anlaşılır bir şekilde ortaya koyan nesirdir. Bunda ustalık
göstermek düşünülmez.
Öğretici
bir amacı olan, bilim ve kültür konularında yazılmış eserlerin çoğu orta nesir
niteliğini taşır.
14. ve 15.
yüzyıllarda nesir sade bir nitelik gösterir. Kul Mesut’ un
Kelile ve Dimne çevirisi,
Aşıkpaşazade Tarihi, Mercimek
Ahmed’in Kaabusname çevirisi, halk
için açık bir dille yazılmıştır.
15.
yüzyıldan sonra bu nesrin yanında, Sinan
Paşa’ yla, süslü, sanatlı bir nitelik kazanan ve
“inşa” adı verilen bir nesrin
geliştiği görülür. Bundan sonra bazı yazarlar, nesirde ustalık göstermek
istedikleri zaman, konu ne olursa olsun, ağır, süslü, sanatlı bir anlatıma
başvurmuşlar; öğretmeyi, yararlı olmayı diledikleri nesirlerde ise açık, sade
bir Türkçe kullanmışlardır.
16. yüzyıl
yazarlarından Lamii Çelebi “Münazara;
Bahar ü Şita” adlı eserinde ustalık göstermek amacıyla süslü nesri; “Nefahatü’l
Üns” çevirisinde ise, halkın yararlanması için, sade nesri uygulamıştır.
17.
yüzyılda yaşayan Naima “vakanüvis” göreviyle sarayda uzun süre çalışmıştır. “Naima
Tarihi”, 1591-1656 yılları arasında geçen olayları tarih sırasına göre
anlatan önemli bir eseridir. Anlatımında “orta nesir” özelliği vardır.
18.
yüzyılda Silahtar Mehmet Ağa, Tarih’
i ile; Yirmisekiz Mehmet Çelebi de
Sefaretname’ si ile tanınmış yazarlardır.

1-
SÜSLÜ NESİR
Süslü nesir, ustalık göstermek amacıyla
yazılmış, yabancı kelime ve tamlamalarla yüklü, “seci”
lerin kullanıldığı, söz ve anlam sanatlarıyla dolu, bağlaçlarla uzayıp giden
cümlelerle örülmüş, güç anlaşılır bir nesirdir. Özellikle dil yönünden halktan
tamamıyla kopmuştur.
16.
yüzyıldan itibaren, 17. yüzyılda Veysi ve
Nergisi gibi yazarlarla en ağır şeklini bulmuştur.
Divan
edebiyatında nesir türünün karşılığı olarak “inşa”
sözü kullanılır. Münşeat, süslü nesir
örneklerinden oluşan kitaplardır.
Nesirle Yazılmış Ünlü Eserleri Tekrarlayalım:
Kabusname:Mercimek Ahmet
Tazarruname:Sinan Paşa
Seyahatname:Evliya Çelebi
Keşfü’z-Zünün:Katip
Çelebi
Naima Tarihi: Naima

SİNAN PAŞA (1440-1486)
Divan
edebiyatımızın nesir diline ilk olarak sanatlı bir nitelik kazandıran
yazarımızdır.
Tazarrunâme başta olmak üzere,
Tezkiretü’l Enbiya, Tehzibü’l Ahlak,
Maarifnâme adlı eserleri vardır.

EVLİYA
ÇELEBİ (1611-1682)
Asıl adı
Derviş Mehmed Zillî olan Evliya Çelebi'dir 1611 yılında İstanbul Unkapanı'nda
doğdu.
Evliya Çelebi,
gezilerine İstanbul’ u dolaşarak başlamış, bazı ileri gelenler tarafından
korunarak veya bazı görevlerle Anadolu’ yu, komşu ülkeler; Kuzey Afrika ve
Avrupa’ ya kadar birçok yerleri gezmiştir. Elli yılı aşan gezilerini
izlenimleriyle birlikte Seyahatname
adlı on ciltlik eserinde anlatır.
Seyahatname, 17. yüzyıl toplumlarının, yayılışlarını, gelenek, töre, kültür ve
uygarlıklarını anlatması bakımından tarih için bir kaynak sayılabilir. Evliya
Çelebi bu eserinde, söyleyeceklerini, çoğunlukla açık, anlaşılır, ama mübalağalı
bir anlatımla hikaye etmiştir. Yabancı kelimeler kullandığı uzun cümleleri de
vardır.

KATİP ÇELEBİ
(1609-1657)
Şubat
1609'da İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mustafa'dır. Doğu'da Hacı Halife, Batı'da
ise Hacı Kalfa adıyla da tanınır. Babası Abdullah Enderun'da yetişmiş,
silahdarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. 14 yaşına kadar özel eğitim gören
Kâtib Çelebi, 1623'te Anadolu Muhasebesi Kalemi'ne girdi. IV. Murad Dönemi'nde
(1624-1640) girişilen Doğu Seferlerine kâtib olarak katıldı. 1635'te İstanbul'a
dönerek kendisini tümüyle okuyup yazmaya verdi. Arapça yazdığı “Keşfü’z
Zünun” adlı eserinde, birçok bilim ve eser üzerine bilgi verir. Tarih
alanında “Fezleke” , coğrafya
alanında “Cihan-nümâ”, denizcilik
alanında “Tuhfetü’l Kibâr fi Esfârü’l
Bihâr” (Büyük Fetihler ve Deniz Seferleri) adlı eserleri vardır. Toplumla
ilgili konularda yazdığı “Mizânü’l Hak”
(Hak Terazisi) önemli eserleri arasında yer alır.