DİVAN EDEBİYATI



  

 

DİVAN EDEBİYATI

NAZIM

NESİR

Nazım birimi beyit olanlar

Nazım birimi dörtlük olanlar

Gazel

Tuyuğ

Vakayiname

Kaside

Rübai

Tezkire

Müstezat

Şarkı

Tarih

Mesnevi

Murabba

Seyahatname

Kıt’a

 

Sefaretname

 

 

      Divan edebiyatı, Türklerin, 13 ve 19’uncu yüz­yıllar arasında Anadolu’da yarattıkları İslam kültürü­nün ortak özeliklerini yansıtan, geniş ölçüde Arap ve Fars edebiyatının etkisini taşıyan yazılı edebiyat türüdür. Ancak divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul ettikleri ilk dönemlerden başlayarak Orta Asya ile Azerbaycan’da ortaya çıkan ve aynı nite­likleri taşıyan divan edebiyatı ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatı tanımı tümüyle Anadolu'ya özgüdür.       Divan edebiyatına “yüksek zümre edebiyatı”, “havas edebiyatı”, “klasik Türk edebiyatı” gibi isimler de verilir. Fakat her şairin bir “Divan”ı olduğu için daha yaygın olarak kullanılan isim Divan edebiyatıdır.

      Türk aydınları, Türkçede yetersiz buldukları, din, bilim, sanat kavramlarının karşılıkları olan söz ve terimler için, Arapça ve Farsçaya başvuruyorlardı. Bunun sonucu olarak Türkler arasında bilim dili, Arapça’nın edebiyat dili de Farsça’nın etkisiyle ge­lişti. Böylece artık bir düşünce ve beğeninin ürünü olan Divan edebiyatı doğdu.

 

 

 

DİVAN EDEBİYATININ ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

 

      Nazım Türünde : Hoca Dehhani, Sultan Veled, Şayyad Hamza, Seyyid Nesimi, Kadı Burhaneddin, Ahmedi, Ali Şir Nevai, Şeyhi, Ahmet Paşa, Necati, Fuzuli, Baki, Nef’i, Nabi, Nedim, Şeyh Galip

 

      Nesir Türünde :  Kul Mesut, Aşıkpaşazade, Mercimek Ahmet, Veysi, Nergisi, Evliya Çelebi, Katip Çelebi, Naima, Yirmisekiz Mehmet Çelebi

 

Divan edebiyatının başlıca özellikleri :

 

·         Sanatçıların hepsinin ortak kullandıkları, mazmun dediğimiz klişeleşmiş, kalıplaşmış sözler kullanılır.

·         Eski Türk edebiyatı da dediğimiz Divan edebiyatında şiirler, aralarında konu birliği bulunmayan ve her biri bağımsız bir söz olan beyit biri­miyle yazılmıştır. Ayrıca nazım birimi olarak dörtlüğün kullanıldığı şiir türleri de vardır.    

·         Vezin olarak aruz kullanılmıştır.

·         Genellikle söz sanatlarına yer verilmiştir.

·         İnce bir dili vardır, süslü ve sanatlıdır. Arapça, Farsça ke­lime ve tamlamalar çok sık kullanılır.

·         Gazel, kaside, mesnevi, rubai gibi Arap ve Fars edebiyatından alınan nazım şekilleri kullanılmıştır. Bunun yanında tuyuğ ve şarkı gibi Divan edebiyatına Türklerin ka­zandırdığı nazım biçimleri vardır.

·         Divan şiirinde konu bütünlüğü aranmaz, beyit bü­tünlüğü esastır. Konu her beyitte tamamla­nır. Parça güzelliği, bütün güzelliğinden önemlidir.

·         Söyleyişe göre anlam ikinci plandadır. Ne söylendiği değil, nasıl söylendiği önemlidir. Kafiye göz içindir ve çok önemlidir. Divan edebiyatında genellikle zengin kafiye kulla­nılır.

·         Divan edebiyatı, insanın iç dünyasına yöne­lik, soyut ve kitabi bir edebiyattır. Şi­irde gözlemden daha çok hayallere yer ve­rilir.

·         Aşk, şarap, sevgili, ölüm, övgü, yergi, tabiat ve tasavvuf gibi konular işlenir.

·         Nihayetinde yaşamdan kopuktur, günlük hayata pek yer verilmez.

·         Konu bütünlüğü olmadığı için şiirlere başlık konulmaz. Her şiir redifiyle veya türünün adıyla anılır.

·         Özgün değildir, taklitçidir; Arap ve Fars ede­biyatlarının etkisinde gelişmiştir.

      Divan şiirinde aşk büyük yer tutar. Ama bu aşk hem dünyevi hem de tasavvufidir. Tasavvufa bağla­nan şairin amacı, "mutlak güzellik" olan "tanrıyı bulmak"tır. Tanrısal aşk, maddi aşkla başlar. Bir güzele aşık olan şair, duygularını daha sonra so­yutlama yoluyla tanrısal aşka dönüştürerek tanrıya kavuşmak için çabalar. Aşkı din dışı bir anlayışla işleyen şairlerin şiirlerinde ise tapınılacak bir varlık olarak kadın önemlidir. Ama bu tür şiirlerde kadın aşığını sürekli üzmekte, yaşamdan bezdirmektedir.

 



 

      DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

 

      Divan edebiyatında şiirler genelde beyit ve dörtlükler halindedir, kimi zaman bu biçimin dışına da çıkılmıştır. Kullanılan nazım biçimleri -genellikle- Arap ve Fars edebiyatı kaynaklı nazım biçimleridir.

 

a)     Nazım Birimi Beyit Olanlar :

 

      GAZEL

      Güzellik, aşk, şarap, kadın ve içkiden söz eden küçük şiir anlamına gelir. Divan edebiyatının en çok sevilen şiirleri bu alanda verilmiştir. Gazelin ilk bey­tine matla, son beytine makta denir. Gazelin en güzel beytine beytü’l gazel ya da şah beyit denir. Son beyitte şairin mahlası yer alır. Gazelin beyitleri arasında konu birliği bulunma şartı yoktur. Bütün beyitler aynı söyleyiş güzelliğine sahipse yek-âvâz gazel denir. Eğer gazelin bütün beyitlerinde aynı konu işleniyorsa buna yek-ahenk gazel denir.

    

      Uyak düzeni aa, xa, xa, xa…. şeklindedir.

      Gazelde beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Birinci beyit kendi arasında uyaklıdır. Sonraki beyit­lerde ilk dize serbest, ikinci dize birinci beyitle uyak­lıdır.

     

      Fuzuli, Bâki, Nef’i, Nedim bu alanın tanınmış şairleridir. Çağdaş edebiyatımızda Yahya Kemal gazel tarzını yeni konularla devam ettirmiştir.

 

GAZEL

Sînede evvel ne muhrik ârzûlar vâr idi

Lebde ser-keş âhlar âteşli hûlar vâr idi

 

Böyle bî-hâlet değildi gördüğüm sahrâ-yı aşk

Anda mecnûn bîdler dîvâne cûlar vâr idi

 

Ben bugün bir nev-bahâr-ı hüsn ü ân seyreyledim

Tarf-ı destârında sünbül gibi mûlar vâr idi

 

Sen yine bir nev-niyâz âşık mı peydâ eyledin

Kûyuna yer yer dökülmüş âb-ı rûlar vâr idi

 

Ey Nedîm ey bülbül-i şeydâ niçün hâmûşsun

Sende evvel çok nevâlar güft ü gûlar vâr idi

                                                      (Nedim)

 

Musammat Gazel :

      Kamu bimarına canan – devayı derd eder ihsan

Niçin kılmaz bana derman-beni bimar sanmaz mı

 

      Fuzuli’ nin bu gazelinde, mısraların asıl kafiyele­rinden başka ortalarında da kafiyeler görülüyor. Bu çeşit gazeller musammat gazel adı verilir. Yukarı­daki örnekte görüldüğü gibi her beyit dörtlük haline getirilebilir.

 

   Ayrıca bendlerden kurulu nazım biçimlerine (mu­rabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsem­mem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır.

 

 

     

 

KASİDE

      Belli bir amaca yönelik yazılan nazım biçimidir, Arap edebiyatında eskiden beri kullanılan kaside, gazele göre biraz daha uzundur.

      Edebiyatımızda genellikle din ve devlet büyükle­rini övmek amacıyla belirli kurallar içinde yazılan uzun şiirlere denir.

      Kaside, beyitle yazılır. Uyak düzeni, gazelin uyak düzeniyle aynıdır. Kasidenin ilk beytine matla denir. Şair kaside içinde herhangi bir yerde matlayı yineleyebilir.

      Kaside, en az 33, en çok 99 beyit olur. Tabi ki bu sınırları aşanlar da vardır.

      Kasidelerin son beytine makta denir ve kaside­nin sonlarına doğru bulunur. Kasidenin en güzel beytine beytü’l kasid adı verilir. Şairin mahlasının bulunduğu beyite taç-beyit adı verilir.

      Kasidenin birçok bölümü vardır. Giriş bölümüne “nesib” adı verilir. Burada, asıl konuya geçilmeden önce; bahar, yaz, ramazan, bayram, savaş gibi konularla ilgili tasvir yer alır. İkinci olarak “girizgah bölümü yer alır ki, bu, konuya giriş için bir vesiledir. Sonra “mehdiye” bölümü gelir. Bu bölümde şair kimi övecekse onun yüceliklerini sıralar. Medhiyeden sonra “fahriye” bölümü gelir. Şair bu bölümde kendini ve şiirini över. Fahriyeden sonra “tegazzül” bölümü gelir. Şair burada kendi başına gazel diyebileceğimiz mısralar yazar. “Tac” bölü­münde şairin adı geçer. En sonda ise “dua” bölümü yer alır. Burada, methedilen kişinin başarısı için dua edilir.

      Kasideler nesib bölümünde işlenen konulara göre; bahariye (bahar), ıydiye (bayram), ramazaniye, şitaiye (kış), sayfiye (yaz); rediflerine göre; su kasidesi, sühan kasidesi, gül kasidesi gibi isimler alır.

      Divan edebiyatında kasideleriyle tanınmış şairi­miz Nef’i ‘ dir.

 

Kaside’ nin konularına göre adlandırılması :

Münâcat : Allah’ a yalvarıp yakarmak için yazılan kaside.

Mersiye : Devlet büyüklerinin ölümünden duyulan acıları anlatan kaside. Baki’ nin Kanuni Mersiyesi edebiyatımızda en ünlü mersiye örneklerinden biri­dir.

Methiye : Padişahları, vezirleri, devrin ileri gelen kişilerini övmek için yazılan kaside.

Hicviye : Bir kimseyi yermek amacıyla yazılan şiir­lere denir. Acımasız ve abartılı bir dili vardır. Edebi­yatımızda hicviyenin en güzel örneklerini Nef’i ver­miştir. Onun Sihâm-ı Kaza’ sı bu türün en tanınmış örmeğidir.

Naat : Hz. Muhammed’ in büyüklüğünü anlatan, onun övgüsü ile ilgili kasidelerdir.

Tevhid : Allah’ ın birliğini anlatan kaside.

 

 

KASİDE-İ BAHÂRRİYE-KASİDEİ RÂ’İYYE

Der-sıfat-ı bahâr ve Midhat-i Alî Paşa-ya kâmkâr

Rûh-bahş oldı Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr

 

Matla bölümünden

Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr

Taze cân buldı cihân erdi nebâtâta hayât

 

Nesib veya teşbib bölümünden

 

Döşedi mihr-i felek yolları dîbâlar ile

Etdi teşrif  çemen mülkini sultân-ı bahâr

 

Girizgah bölümünden

 

Dâmenin dürr ü cevâhirle pür etdi gül-i ter

Ki ede hâk-i der-i hazret-i Paşaya nisâr

 

Tegazzül bölümünden

 

Gül gibi gülşene kılmaz nola arz-ı dîdâr

Hayli döküldi saçıldı yolına fasl-ı bahâr

 

Bu bölüm "taç beyit"

 

Koma Bâkî kulunı cur’a sıfat ayakda

Dest-gîr ol ana ey dâver-i alî-mikdâr

 

Fahriyye bölümünden

 

Hâm anberdür eger hâm ise de bu eş’âr

Hâm var ise eger micmere-i nazmunda

 

Kasidenin duası

 

Lâlelerle bezene nitekim deşt ü sahrâ

Nitekim güller ile zeyn olan dest ü destâr

 

Makta bölümü

 

Gül gibi hurrem u handân ola rûy-ı bahtun

Sâgar-ı ayşun ola lale-sifat cevherdâr

                                                       (Baki)

 

     

      MESNEVİ

 

      Özellikle Arap, Fars ve Osmanlı edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve aruz ölçüsüyle yazılan şiir biçimidir. Arapça’da "müzdevice" denilen mesnevi türü ilk olarak 10’uncu yüzyılda İran edebiyatında ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatına girişi 11’inci yüzyılda Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla başlar. Her beytinin ayrı uyaklı olması yazma kolaylığı sağlar. Bu nedenle uzun aşk öykülerinde, destanlarda mesnevi kullanılmıştır. Mesneviler aşk mesnevileri, dinsel-tasavvufi mesneviler, ahlaksal ve öğretici mesneviler, savaş ve kahramanlık konusunu işle­yen gazavatnameler, bir kentin güzelliklerini anla­tan şehrengizler ve mizahi mesneviler diye ayrıla­bilir. Mevlana Celaleddin Rumi’nin altı ciltlik tasav­vufi yapıtı da "Mesnevi" adını taşımaktadır.  Beyit sayısı ve konu bakımından sınır olmadığı için Divan şairleri bu türde  uzun şiirler yazmışlardır. Her beytin kendi içinde kafiyeli olması şairlere yazma kolaylığı sağlamıştır. Mevlana’ nın Mesnevi’ si yaklaşık 25.700 beyitten oluşmuştur. Ünlü İran şairi Firdevsi‘ nin Şehnâme’ si ise yaklaşık 60.000 beyittir. Aruzun kısa kalıpları ile yazılır. Uyak örgüsü aa, bb, cc, dd, ee …. şeklindedir. Yani her beyit kendi arasında uyaklıdır.

      Ahmedi’ nin İskendernâme’ si, Süleyman Çelebi’ nin Mevlid’ i, Şeyhi’ nin Harname’ si, Nabi’ nin Hayrabat’ ı, Fuzuli’ nin Leyla ve Mecnun’ u, Şeyh Galip’ in Hüsn’ü Aşk’ ı edebiyatımızda ünlü mesnevi örnekleridir.

 

   

      KIT’A

      Divan edebiyatında belli bir uyak düzeniyle ya­zılmış olan, dizeleri arasında ölçü birliği bulunan herhangi bir düşünce ya da duyguyu en az ikiden başlamak üzere, en çok on altı  beyitte anlatan nazım biçimine denir. Genel olarak iki beyitten olu­şur. Gazelde olduğu gibi xa, xa … şeklinde kafiyelenir. Gazelden farklı olarak kıt’alarda matla beyti bulunmaz.

 

      

      MÜSTEZAT

      Artık, ziyade mısra demektir. Her beyitte uzun mısraların sonuna eklenen kısa mısralar yer alır. Gazel tarzında bir nazım  şeklidir. Uyak düzeni gazel gibidir. Matla beyti yoktur. Müstezatta, ga­zelde işlenen konular işlenir.

 

Ey şûh-i kerem-pîşe dil-i zâr senindir

                               Yok minnetin aslâ

Ey kân-ı güher anda ne kim var senindir

                               Pinhân ü hüveydâ

                                                 (Nedim)

 

 

 

 

      TUYUĞ          

      Divan edebiyatına Türklerin kazandırdığı bir nazım biçimidir. Dört dizelik bir nazım biçimidir. Uyak düzeni rübai gibidir. Aruzun sadece; fâilâtün, fâilâtün,fâilûn kalıbıyla yazılır. Konu sınırlaması yoktur. En çok aşk, onun yüzünden çekilen acılar ve şarap için söylenmiştir.

      Kadı Burhanetttin, Ali Şir Nevai, Nesimi tuyuğları ile tanınmıştır.

 

      Ey güneş sûretlü yâr-ı dil-pezîr

      Tal’atinden utanur bedr-i münîr

      N’eyleyim kim ben fakîrim sen emîr

      Hasretinden yüreğim her dem erir

                                                                      (Nesimi)

 

 

 

    

 

 

      RUBÂİ

      Dört dizelik bir nazım biçiminin adıdır. Kafiye düzeni aaxa biçimindedir. Şarap, dünyanın türlü nimetlerinden yararlanma, hayatın anlamı ve hayat felsefesi, ölüm gibi konular işlenmiştir. Rubâi’ nin kendine özgü yirmi dört kalıbı vardır. Rubâi İranlılara aittir. Rubâinin en büyük şairi İranlı Ömer Hayyam’ dır. Türk edebiyatında, Türkçe rubâilerin en güzel örneklerini Yahya Kemal vermiştir.

 

      Her sabah yeni bir gün doğarken

      Bir gün de eksilir ömürden

      Her şafak bir hırsız gibidir

      Elinde bir fenerle gelen

                                                          (Ömer Hayyam)

 

     

 

      ŞARKI

 

      Dörder dizelik bentlerden oluşan bir nazım biçi­midir. Bestelenmek amacıyla yazıldığı için dörtlük sayısı 3 – 5 arasında değişir. Birinci dörtlükte ikinci ve dördünü dizeler, sonraki dörtlükte dördüncü di­zeler aynen tekrarlanır. Buna nakarat denir. abab, cccb, dddb… şeklinde uyak düzeni vardır. Şarkılar aşk şiirleridir. Şarkı, Divan edebiyatına Türklerin kazandırdığı bir nazım şeklidir. Şarkılarda günlük hayat, aşk, sevgi gibi konular işlenir. Halk deyişleri, günlük hayata ait söyleyişler kullanılır.

      Nedim şarkı türünün en önemli ismidir. Yeni edebiyatımızda ise Yahya Kemal, şarkı türünü ustalıkla kullanmıştır.

 

                                    

                 ŞARKI

 

Bir safâ bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda

Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a

İşte üç çifte kayık iskelede âmâde

İdelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a

 

Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan

Mâ’-i Tesnîm içelim Çeşme-i Nev-peydâdan

Görelim âb-ı hayât akdığın ejderhâdan

Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a

 

Geh varub havz kenârında hırâmân olalım

Geh gelüb Kasr-ı Cinân seyrine hayrân olalım

Gah şarkî okuyub gâh gazel-hân olalım

Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a

 

İzn alub Cum’a namâzına deyu mâderden

Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden

Dolaşub iskeleye doğru nihân yollardan

Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a

 

Bir sen ü bir ben ü bir murib-i pâkîze-edâ

İznin olursa eğer bir de Nedîm-i şeydâ

Gayrı yârânı bugünlük edib ey şûh fedâ

Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâd’a

                                                                     (Nedim)

 

      

 

 

 

MURABBA

      Aynı ölçüde dörder dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. Murabbalarda ilk bendin dört dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son dizesi ilk bendle uyaklıdır. Son dizenin her bendin sonunda aynen yinelendiği murabbalara "mütekerrir murabba" denir. Her bendin son dizesi ilk bendle yalnızca uyak açı­sından benzeşiyorsa murabba "müzdeviç murabba" diye tanımlanır. Murabbaların uzunlukları 4-8 bend arasında değişir. Konuları çoğunlukla dinsel ve didaktiktir. Övgü, yergi, manzum, mektup, mersiye gibi türlerde yazılmışlardır. Murabbalarda her vezin kalıbı kullanılabilir. Halk edebiyatımızdaki koşmalara benzerler.

      Nazım biçimi dörtlük olan nazım şekillerinden biridir. İlk dörtlük kendi arasında kafiyelidir. İkinci dörtlükten itibaren ilk üç mısra kendi arasında; dör­düncü mısra ise birinci dörtlükle kafiyelidir. Murabbanın uyak düzeni; aaaa, bbba, ccca…

      Felsefi konular ve aşk işlenir.

      Tanzimat edebiyatında Namık Kemal murabba örnekleri vermiştir. Fuzuli’ nin; “Gözüm, canım efen­dim, sevdiğim devleti Sultanım” nakaratlı murabbası yıllarca söylenegelenler arasındadır.

 

Perîşân-hâlün oldum sormadun hâl-i perîşânum

Gamundan derde düşdüm kılmadun tedbîr-i dermânum

Ne dersen rûzgarum beyle mi geçsün güzel hânum

Gözüm cânum efendim sevdüğüm devletlü sultânum

 

Esîr-i dâm-ı ışkun olalı senden vefâ görmen

Seni her handa görsem ehl-i derde âşinâ görmen

Vefâ vü âşinâlık resmini senden revâ görmen

Gözüm cânum efendim sevdüğüm devletlü sultânum

                                                                  (Fuzuli)

 

 

 

 

     

      TERKİB-İ BENT           

     Beyitlerden oluşan bentlerle kurulmuş bir nazım biçimidir. Bent bölüm demektir. Her bent 7  ya da 10 beyitten oluşur. Bent sayısı 5 ile 15 arasında değişir. Bentler birbirine vasıta beyti denilen beyitlerle bağlanır. Terkib-i bentlerde vasıta beyti her bentten sonra değişir. Bentlerin uyak düzeni gazeldeki gibi­dir. Terkib-i bentlerde şairin felsefi düşünceleriyle toplumsal konular işlenir. Mersiyeler de terkib-i bent biçimiyle yazılabilir.

      Terkib-i bentin en ünlü ismi Bağdatlı Rûhi’ dir. Tanzimat şairi Ziya Paşa da terkib-i bentleriyle bilinir.

 

      TERCİ'İ BENT

      Biçim yönüyle terkib-i bent’e benzer. Ancak terkib-i bentte sürekli değişen vasıta beyti terci-i bentte aynen tekrar edilir. Yani bentler arasındaki bağlantı aynı beyitle yapılır. Vasıta beytinin aynen tekrarlanması bütün bentlerde aynı konunun işlen­mesini gerektirir. Bütün şiir boyunca aynı konu işle­neceği için terci-i bent yazmak oldukça zordur.

      Edebiyatımızda en ünlü terci-i bent yazarı Tan­zimat şairi Ziya Paşa’ dır. Terci-i bentler daha çok felsefi konularda yazılır. Allah’ ın kudreti, kainatın sırları, tabiatın zıtlıkları gibi konular işlenir.

 

                                                                                                                  

 

 

     

Divan Edebiyatı Sanatçıları :

 

     

Yüzyıl

Önemli isimleri

13.

Ahmet Fakih, Sultan Velet Şayyad Hamza

14.

Nesimi, Ahmedi, Kadı Burhanettin

15.

Ali Şir Nevai, Şeyhi, Ahmet Paşa, Necati Bey, Süleyman Çelebi

16.

Fuzuli, Baki, Bağdatlı Ruhi, Zati

17.

Nef’i, Nabi

18.

Nedim, Şeyh Galib

  

       13. YÜZYIL

 

      Anadolu’ da dini konularda yazan Ahmet Fakih, Sultan Velet ve Şayyad Hamza bu dönemdedir. Din dışı konularda yazan bu yüzyılın ilk Divan şairi de Hoca Dehhani’dir. Dini şiirleri ile de tanınan Sultan Veled, Mevlana’nın oğlu ve Mevlevilik tarikatının kurucusudur. Üç ayrı divanı vardır. Tasavuffi konu­larda yazmıştır.

 

      HOCA DEHHANİ

      Dehhani,  Horasan Türklerindendir. 13. yüzyılda yaşamıştır. Onun, Selçuklu sarayına girerek Farsça bir Selçuklu Şehnamesi yazdığı söylenir. Anadolu’ da, İran edebiyatı etkisiyle gelen din dışı konularda Türkçe şiirler yazan ilk şairlerdendir. Divan edebiya­tındaki şekil, mazmun ve söyleyişi benimseyerek, bunları ustaca uygulamasını bilmiştir.

 

      14. YÜZYIL

 

      Tasavvuf alanında şiirler yazan Seyyid Nesimi bu yüzyıldadır. Nesimi eserlerinde Azeri Türkçesini kullanmıştır. Şiirlerinde kullandığı dil oldukça sade­dir. Şiirleri son derece liriktir. Divanı vardır. Ayrıca tuyuğları da önemlidir.

 

 

 

 

       15. YÜZYIL

 

       Horasan ve Semerkant’ta bulunan Ali Şir Nevai, Anadolu’ da ise Ahmet Paşa, Şeyhi, Necati Bey bu yüzyılda dikkat çeker. Süleyman Çelebi ise “Vesilet’ün Necat” isimli “Mevlid” ini bu devirde yazmıştır.

Din dışı konularda Ahmedi ve Kadı Burhanettin bu yüzyılda önemli Divan şairlerindendir. Ahmedi’ nin İskendernâme adlı mesnevisi vardır.

 

 

 

ALİ ŞİR NEVAİ (1441-1501)

      1441'de Herat'ta doğdu. Babası Timur'un melik­lerinden Sultan Ebu Said'in veziri Kiçkine Bahşi idi. Ali Şir Nevai'nin ilk eğitimini babası verdi. Daha sonraki eğitimine Horasan ve Semerkant'ta devam etti. Sultan Hüseyin Baykara ile okul arkadaşı idi.

       Türkçe’ nin Farsça’ dan üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır. Büyük bir devlet adamı ve ünlü bir edebiyatçıdır. Türkçe’ nin güzelliklerini görerek onun Farsça’ dan daha zengin bir dil olduğunu ilk söyleyen dilcimizdir. Türk dil birliğini kurmaya çalış­mış ve bu amaçla şiirler yazmıştır.

      En önemli eseri Muhakemetü’l Lügateyn adlı kitabıdır. Bu eserde Farsça ile Türkçe’ yi karşılaştı­rarak Türkçe’ nin daha üstün bir dil olduğu sonu­cuna varır.

      Çağatay yazı dilinin gelişmesinde etkin rolü olana Ali Şir Nevai’ nin şiir ve düzyazı türünde otuza yakın eseri vardır. Garaibü’s Sıgar ( Küçüklüğün Gariplikleri), Nevadirü’ş Şebab (Gençliğin Seçkin­likleri), Bedaiyü’l Vasat (Orta Yaşlılığın Güzellikleri) ve Fevaidü’l Kiber (Yaşlılığın Faydaları)adlarıyla bilinen dört Divanı vardır. Beş mesneviden meydana gelen Hamse’si, Mahzenü’l Esrar (Sırlar Hazinesi), Mantıku’t Tayr (Kuşların Dili) gibi Farsça’dan çevir­dikleri de diğer manzum eserleridir. Edebiyatımızın ilk şairler tezkiresi olan Mecaliü’n-Nefais, ölçü ve nazım şekilleriyle ilgili bilgileri içeren Mizan’ül Evzan (Vezinlerin Terazisi) gibi yapıtları da sanatçı­nın düzyazı türündeki eserleridir.

 

     

      ŞEYHİ (1371-1431)

      15. yüzyılda yaşadı. Germiyan’da Osmanlı sa­raylarında bulunmuş, devlet büyüklerine kasideler sunmuştur. Bir ara, onun padişahtan aldığı tımarın verilmemesi, üstelik dayak yemesi ve soyulması üzerine, Harnâme’ yi yazdığı ve II.Murat’a sunduğu söylenir. Ayrıca Hüsrev ile Şirin adlı mesnevisi vardır.Şeyhi Divan şiirinin ilk ustalarındandır.

 

     

16. YÜZYIL

 

     Bu yüzyıl hem siyasi hem de edebi açıdan Os­manlı Devleti’ nin zirvede olduğu bir devredir. Bu devrede birçok büyük şair yetişmiştir. Aynı zamanda bu dönem şiirimizin de olgunluğa ulaştığı Arap ve Fars şiiriyle boy ölçüştüğü dönemdir.

 

      FUZULİ (1495-1556)

      Divan edebiyatının en büyük şairlerinden kabul edilmiştir. Saltanat merkezinden uzakta, Kerbelâ’da yaşamıştır. Hayatı büyük sıkıntılar içerisinde geçmiştir; Kerbelâ’da türbedarlık yapmıştır.

     

      Fuzuli, dönemine göre oldukça sade bir dille eserler vermiştir. Divan edebiyatının birçok türünde eser vermesine rağmen “gazel şairi” olarak bilinir ve gazelleriyle şöhret kazanmıştır.

      İyi bir eğitim görmüş, Arapçayı, Farsçayı çok iyi öğrenmiştir. Şiirlerini Azeri Türkçesi ile yazmıştır.

      Fuzuli, şiirin bir ilim işi olduğunu, ilimsiz şairin temelsiz duvara benzeyeceğini söyleyen şairdir. Fuzuli’nin şiirlerinin önemli öğelerinin  başında tasavvuf gelir. Şiirlerindeki bir başka önemli konu da aşktır. Fakat Fuzuli’ deki aşk, sevgiliye duyulan dünyevi aşk değil, ilahi bir aşktır. Aşk, ıstırap, rindlik, fedakarlık onun şiirlerindeki başlıca temalardır. Istırap ve aşk derdi onun şiirlerinin önemli bir yanını oluşturur. O, aşk acısından hiçbir zaman şikayet etmez. Aksine bu acıdan duyulan mutluluğu dile getirir.

      Türü içinde önemli bir yere sahip olan eseri Leyla vü Mecnun adlı mesnevidir. Mesnevi türü denilince adeta bu eser akla gelir. Leyla vü Mecnun’ da sevgi­liden ayrılmanın acısı, sevgiliye duyulan aşktan ilahi aşka geçiş konusu işlenir.

      Ünlü mektuplardan biri olan hiciv tü­ründe yazılmış Şikayetname adlı bir eseri de vardır.

      Sadece kendi yüzyılında değil kendinden sonra gelen birçok Divan ve Halk şairini de etkileyen Fuzuli’nin en ünlü eserleri şunlardır:

      Arapça, Farsça, Türkçe üç dilde Divan’ı vardır. Divanlarındaki şiirlerin çoğunluğunu gazeller ve kasideler oluşturur. Fuzuli’ nin manzum Beng – Bade (Esrar ve Şarap), Sakiname, Şah ü Geda (Şah ve Kul) gibi üç mesnevisiyle 134 beyitlik Enisü’l Kalb (Gönül Dostu) adlı bir de kasidesi vardır. Hiciv türünün çok çarpıcı bir örneği olan, maaşını alamadığı için Ni­şancı Mehmet Paşa’ ya yazmış olduğu Şikayet­name, Kerbela olayını temel olarak alan Peygamber Efendimizin yaşam öyküsünü anlattığı Hadikat’üs Süeda (Mutluluğa Ermişlerin Bahçesi) gibi eserlerini de düzyazı ürünleri olarak sayabiliriz.

 

     

      BÂKİ (1521-1600)

 

      Asıl adı Mahmut Abdülbaki olan divan şairi Baki, 1526 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Fatih Camii müezzinlerindendi. Çocukluğunda saraç çıraklığına devam ettiyse de okumak istediği için medreselere devam etmiş, eğitimini tamamladığında Müderris olmuştu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında zekâsıyla fark edilmiş ve saraya girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman'ın ölümünden sonra da, II. Selim ve Sultan Üçüncü Murat zamanlarında, Mekke ve İstanbul kadılığı görevlerini yürütmüştür.

      Kazaskerlik de yapan Baki, Sultan III. Murad zamanında sürgüne gönderildiyse de bir süre sonra affedilerek yine İstanbul'da önemli makamlara getirilmiştir.

 

 

Baki'nin gazellerinden

 

"Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş." sözü dilimize yerleşmiştir.

 

      Şiirlerinde tasavvufa yer vermemiştir.Aşk, tabiat ve devrinin ihtişamı şiirlerinde yer alan başlıca ko­nulardır. Onun şiirlerinden yaşadığı devrin zenginli­ğini anlamak mümkündür. Divan edebiyatında gazel türünün tanınmış şairlerindendir.

      Dili kullanmada son derece başarılıdır; ahenkli, akıcı, zevkli bir dili vardır. Kelimeleri seçerek ve yerli yerinde kullanır. Söz sanatlarını kullanmada da oldukça başarılıdır. Sanatsız bir tek beytinin olma­dığı söylenir.

      Bâki, Divan şiirini, Arap ve İran şiiri seviyesine getirmiştir. Sultanüş-Şuara (Şairler Sultanı) olarak bilinir.

       Mevahibi Ledünniye, Fezaili Cihat gibi eserler vermiş ayrıca tercümeler yapmıştır.

       Şiirlerinde hakim tema, dünya zevki, hayattan kâm alma, aşk ve sevgidir. Nesir türünde yazdığı eseri: Divan’ ıdır. Divanında yer alan Kanûni Mersi­yesi çok ünlüdür. Duyarak söylediği bu şiirde şair, döneminin edebi sanatlarını göz ardı etmemiştir. Kanuni’ nin kişiliğini anlatırken Osmanlıların bu görkemli dönemini sözcüklerin, ses, renk ve ışıkla­rıyla adeta yaşatmıştır.

 

     

17. YÜZYIL

 

      Bu dönemin önemli isimleri Nef’ i ve Nâbi’ dir.

 

      NEF’Î

      Nef’i Erzurum’un Hasankale(Pasinler) ilçesinde doğmuştur. Asıl adı Ömer. İstanbul’ da iyi bir öğrenim görmüş, bazı memurluklarda bulun­muştur. Padişahlara ve ileri gelenlere yazdığı kasi­delerle, ayrıca hicivleriyle tanınmıştır. Bir ara Nef'i'nin Sihamı Kaza adlı yergilerini okuyan Sultan IV. Murad'ın, Beşiktaş sarayı yakınlarında, yanına yıldırım düşmesi üzerine şair Edirne'ye sürüldü. Orada Muradiye mütevelliği ile görevlendirildi. Sonra bağışlanarak İstanbul'a çağrıldı. Cizye muhasebeciliği görevine getirildi. Bir süre sonra yerdiği Bayram Paşa tarafından, 1635'de boğdurularak denize atıldı. Divan edebiyatında kaside, gazel, rubai, kıta gibi değişik türlerde şiir yazan Nef'i'nin en çok kaside alanında başarılı olduğu Nef’i ölçüsüz bir şairdir, övdüğünü göklere çıka­rır, kötülediğini ise yerin dibine geçirir. Babasına bile hiciv yazmıştır. Kendini ve kendi şiirini över.

      Hiciv 17.yüzyılda hemen bütün şairlerde vardır. Nef’i‘nin hicivleri bazen yumuşak takılmalar şek­lindedir, kimi zaman ise oldukça ağır, hatta küfürlü­dür. Nef’i kasideleriyle tanınır. Ama gazelleri de başarılıdır. Din dışı konularda yazdığı şiirlerine gu­rurlu ve gösterişli bir ses getirmiştir. Nef’i‘nin yük­sek tempolu, gür sesli bir üslubu vardır. Anlatmak istediklerini seçtiği kelimelerin ahengiyle duyurmayı başarmıştır. Dili süslü ve sanatlıdır; dili çok iyi kulla­nır. Divan şiirinin kurallarını başarıyla uygulayan bir sanatçı sayılır. Hicivlerini Sihâm-ı Kaza (Kaza Ok­ları) isimli eserinde bir araya getirmiştir.

 

     

 

    

NÂBİ (1642-1712)

 

      Nâbî, didaktik şiire önem verdi. Hikemî tarzın edebiyatımızdaki üstadıdır. Sağlam bir tekniği ve kusursuz bir dili vardır. Türk edebiyatının büyük şairlerinden biridir.

      Divan şiirinin özüne yeni bir anlam getiren Nâbi, özellikle toplum düzensizliklerini, hayatın kişiyi kö­tülüklere götüren yönlerini göstermeye çalışmış, din ve töreyle ilgili öğütler vermiştir. Şiirle düşünceyi birleştiren şair olarak görülür. Şiirlerinde hikmetli sözlere, atasözlerine yer vermiştir. Dili akıcıdır.

      Yayımlanmış Dîvân'ından başka bir Farsça Dîvânçe'si, Hayriyye, Hayrabad ve Surnâme adlarında üç mesnevisi bulunmaktadır. Tuhfetü’l Haremeyn (Kutsal Şehirlerden Hediyeler), Münşeat adlı kitapları vardır.

 

      18. YÜZYIL

 

      Divan edebiyatının son yüzyılıdır. Bu yüzyıldan sonra şiire yeni bir boyut kazandıracak büyüklükte bir divan şairi yetişmemiştir. Divan şiiri, son sözünü bu yüzyılda Şeyh Galip ile söylemiştir. Bu yüzyılda Nedim ve Şeyh Galip gibi iki büyük şair yetişmiştir.

 

      NEDİM (1681-1730)

      Coşkun, aşk, zevk ve neşe şairi­dir. Nedim, Lale Devri’ ni yaşamış ve şiirlerine yan­sıtmıştır. Şiirlerinde zevk, sefâ, eğlence, nükte, musiki bir aradadır. Şiirde inceliğe büyük önem vermiştir.

      Yaşanılan hayatı ve dış dünyada gözlemlenebi­len gerçek tabiatı şiire getirmiştir. Onun şiirlerinde İstanbul’ un o dönemdeki mesire yerlerinin adları geçer. Aşk, şarap, tabiat, hayattan zevk alma onun şiirlerinin başlıca konularıdır. Nedim, şiirlerinde dini konulara hiç yer vermemiştir. Divanında hiç dini şiiri yoktur. Nedim, şiirde Divan edebiyatının katı kurallarının dışına çıkarak kendine özgü taze bir dil oluştur­muştur. Edebiyatımızda mahallileşme cereyanını Nedim başlatmıştır. Şiirde halk dilini, halkın kullan­dığı deyimleri, halkın zevkini, coşkusunu duyurmayı bilmiştir. İstanbul’ u ve İstanbul Türkçesini şiirimize Nedim getirmiştir.

      Nedim’ in kullandığı dil, açık, yalın ve ahenkli bir dildir. Söz sanatlarını kullanmada da başarılıdır.

      Nedim, edebiyatımızda şarkı türünün en önemli ismidir. Divanında şarkılar önemli bir yer tutar. Şarkı ve gazelde olduğu kadar kasidelerinde de başarılı­dır. Divanında hece vezniyle yazılmış bir de türkü vardır. Nedim’ in eser olarak sadece bir divanı var­dır.

 

 

 

 

      ŞEYH GALİP (1757-1799)

     Asıl adı Mehmet. 1758’de İstanbul’da doğdu. Önceleri Hoca Neşet’in kendisine verdiği Es’ad mahlasıyla şiirler yazdı. Sonradan Galib mahlasını aldı. Divan edebiyatının son büyük şairidir. Galata Mevlevihanesi’ nin şeyhidir, mutasavvıftır. Süslü ve çeşitli söz sanatlarıyla yüklü ağır bir dili vardır. Divan şiirinin geleneklerine bağlı kalmakla beraber ken­dine özgü bir şiir havası da oluşturmuştur. Sebk-i Hindi adı verilen üslubun edebiyatımızdaki temsil­cisi olmuştur. Düşünce ve tasvirlerle örülü yoğun bir hayal gücü vardır. Şiirlerinde musiki oldukça önem­lidir. Başlıca eserleri, Divan’ı ve Nâbi’ ye nazire olarak yazdığı tasavvufi bir eser olan, Hüsn ü Aşk isimli mesnevisidir.

 

 

 

 

 

DİVAN EDEBİYATINDA NESİR (DÜZYAZI)

 

      İslamiyet’e geçişten sonra, Arap ve İranlı­larla, bilim, kültür, sanat ve edebiyat alanında aramızda ortak bir düşünce ve zevk doğmuş; medrese öğrenimi gören sanatçılar Türkçeyi yetersiz buldukları için, bilim dili Arapçanın, edebiyat dili de Farsçanın etkisiyle gelişmiştir. Böy­lece Divan edebiyatı doğmuştur.

      13. yüzyıldan Tanzimat dönemine kadar Divan edebiyatının başlıca nesir türleri tarih, münşeat ve tezkirelerle, bilim, din ve ahlak konula­rında yazılan eserlerdir.

      Tarih : Geçmiş olayları, geçmiş belli bir dönemi, belli bir kişi ya da kahramanı çevresi ve dönemiyle birlikte anlatan sanatlı düzyazı türüdür.

      Seyahatname :Divan edebiyatının en önemli düzyazı türüdür. Evliya Çelebi’ nin on ciltlik eseri, bu türün en önemli örneğidir.

      Tezkire : Biyografinin Divan edebiyatındaki karşılığıdır. İlk tezkire örneği,Ali Şir Nevai’ nin Mecâlisü’n Nefâis adlı eseridir. Daha sonra Aşık Çelebi, Lâtifi, Riyazi, Hasan Çelebi tanınmış tezkire yazarlarımızdandır.

      Sefâretname : Osmanlı elçilerinin bulunduğu ülkelere ait bilgileri ve izlenimleri içeren ve gezi yazısına benzeyen bir türdür. En ünlüsü 18.yüzyılda yazılan Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’ nin Paris Sefaretnamesi’ dir.

      Divan edebiyatında nesir, dili ve üslubu açısın­dan üç ayrı bölümde ele alınabilir:

 

 

     

SADE NESİR

 

      Halka yönelik eserlerde sade nesir kullanılır. Ancak çok az da olsa süslü nes­rin kelime, deyim ve kalıplaşmış sözlerinin bu nesre sızdığı görülür. Temelde konuşma dili niteliğini kay­betmemiştir.

      Genel olarak tefsir ve hadis kitapları, din ve tasavvuf konularında yazılanlarla, tarih, menakıbname ve destan niteliği taşıyan eserler bu türdendir. Sinan Paşa’nın Tezkiretü’l-Evliya adlı eseri ile Ahmed Hilmi’nin Ziyaret-i Evliya adlı yapıtları, Katip Çelebi’ nin bazı eserleriyle Evliya Çelebi’ nin Seyahatname’si bu türden sayılabilir.

 

 

 

ORTA NESİR (Bilim Dili)

 

      Halkın konuştuğu dilden ayrılmış, yer yer süslü nesrin niteliklerini taşımakla beraber; an­latmak istediğini, anlaşılır bir şekilde ortaya koyan nesirdir. Bunda ustalık göstermek düşünülmez.

      Öğretici bir amacı olan, bilim ve kültür konula­rında yazılmış eserlerin çoğu orta nesir niteliğini taşır.

      14. ve 15. yüzyıllarda nesir sade bir nitelik gös­terir. Kul Mesut’ un Kelile ve Dimne çevirisi, Aşıkpaşazade Tarihi, Mercimek Ahmed’in Kaabusname çevirisi, halk için açık bir dille yazıl­mıştır.

      15. yüzyıldan sonra bu nesrin yanında, Sinan Paşa’ yla, süslü, sanatlı bir nitelik kazanan ve “inşa” adı verilen bir nesrin geliştiği görülür. Bun­dan sonra bazı yazarlar, nesirde ustalık göstermek istedikleri zaman, konu ne olursa olsun, ağır, süslü, sanatlı bir anlatıma başvurmuşlar; öğretmeyi, yararlı olmayı diledikleri nesirlerde ise açık, sade bir Türkçe kullanmışlardır.

      16. yüzyıl yazarlarından Lamii Çelebi “Müna­zara; Bahar ü Şita” adlı eserinde ustalık göstermek amacıyla süslü nesri; “Nefahatü’l Üns” çevirisinde ise, halkın yararlanması için, sade nesri uygulamış­tır.

      17. yüzyılda yaşayan Naima “vakanüvis” göre­viyle sarayda uzun süre çalışmıştır. “Naima Tarihi”, 1591-1656 yılları arasında geçen olayları tarih sıra­sına göre anlatan önemli bir eseridir. Anlatımında “orta nesir” özelliği vardır.

      18. yüzyılda Silahtar Mehmet Ağa, Tarih’ i ile; Yirmisekiz Mehmet Çelebi de Sefaretname’ si ile tanınmış yazarlardır.

     

1-     SÜSLÜ NESİR

 

        Süslü nesir, ustalık göstermek amacıyla yazıl­mış, yabancı kelime ve tamlamalarla yüklü, “seci” lerin kullanıldığı, söz ve anlam sanatlarıyla dolu, bağlaçlarla uzayıp giden cümlelerle örülmüş, güç anlaşılır bir nesirdir. Özellikle dil yönünden halktan tamamıyla kopmuştur.

      16. yüzyıldan itibaren, 17. yüzyılda Veysi ve Nergisi gibi yazarlarla en ağır şeklini bulmuştur.

      Divan edebiyatında nesir türünün karşılığı olarak “inşa” sözü kullanılır. Münşeat, süslü nesir örneklerinden oluşan kitaplardır.

 

 

 

Nesirle Yazılmış Ünlü Eserleri Tekrarlayalım:

 

Kabusname:Mercimek Ahmet

Tazarruname:Sinan Paşa

Seyahatname:Evliya Çelebi

Keşfü’z-Zünün:Katip Çelebi

Naima Tarihi: Naima

 

    

 

 

      SİNAN PAŞA (1440-1486)

      Divan edebiyatımızın nesir diline ilk olarak sa­natlı bir nitelik kazandıran yazarımızdır.

      Tazarrunâme başta olmak üzere, Tezkiretü’l Enbiya, Tehzibü’l Ahlak, Maarifnâme adlı eserleri vardır.

 

 

 EVLİYA ÇELEBİ (1611-1682)

      Asıl adı Derviş Mehmed Zillî olan Evliya Çelebi'dir 1611 yılında İstanbul Unkapanı'nda doğdu.

     Evliya Çelebi, gezilerine İstanbul’ u dolaşarak başlamış, bazı ileri gelenler tarafından korunarak veya bazı görevlerle Anadolu’ yu, komşu ülkeler; Kuzey Afrika ve Avrupa’ ya kadar birçok yerleri gezmiştir. Elli yılı aşan gezilerini izlenimle­riyle birlikte Seyahatname adlı on ciltlik eserinde anlatır.

      Seyahatname, 17. yüzyıl toplumlarının, yayılışla­rını, gelenek, töre, kültür ve uygarlıklarını anlatması bakımından tarih için bir kaynak sayılabilir. Evliya Çelebi bu eserinde, söyleyeceklerini, çoğunlukla açık, anlaşılır, ama mübalağalı bir anlatımla hikaye etmiştir. Yabancı kelimeler kullandığı uzun cümleleri de vardır.

 

 

KATİP ÇELEBİ (1609-1657)

      Şubat 1609'da İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mustafa'dır. Doğu'da Hacı Halife, Batı'da ise Hacı Kalfa adıyla da tanınır. Babası Abdullah Enderun'da yetişmiş, silahdarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. 14 yaşına kadar özel eğitim gören Kâtib Çelebi, 1623'te Anadolu Muhasebesi Kalemi'ne girdi. IV. Murad Dönemi'nde (1624-1640) girişilen Doğu Seferlerine kâtib olarak katıldı. 1635'te İstanbul'a dönerek kendisini tümüyle okuyup yazmaya verdi. Arapça yazdığı “Keşfü’z Zünun” adlı eserinde, birçok bilim ve eser üzerine bilgi verir. Tarih alanında “Fezleke” , coğrafya alanında “Cihan-nümâ”, denizcilik alanında “Tuhfetü’l Kibâr fi Esfârü’l Bihâr” (Büyük Fetihler ve Deniz Sefer­leri) adlı eserleri vardır. Toplumla ilgili konularda yazdığı “Mizânü’l Hak” (Hak Terazisi) önemli eser­leri arasında yer alır.